OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Ah, Simone!

Kemal Sayar

Kurgusal anlatıların aksine, gerçek bir yaşamda bir olay yahut dönüşüm anının tam olarak ne vakitte ve hangi sebeple başlamış olduğu muğlaktır. Buna mukabil bizler gerçek bir hayatı da anlatırken kurgularız, dilde düşünmenin kefaretini bu şekilde öderiz.

Yetersiz beslenmeden iyice kırılganlaşan bedenini 34 yaşında vereme teslim eden Simone Weil’ın hikayesi tam olarak nasıl ve ne zaman başlamıştı kestirmesi güç. Kısalığına rağmen, derin ve çırpınan bir ömür yaşadı. Onu, ruhuna kadar soyan kişisel özgeçmişi, tam olarak ne zaman diğerlerinden farklılaşmaya, eşsiz ve ilham verici bir menkıbeye dönüşmeye başlamış olabilir ki?

1938 yılında Solesmes Manastırında keşişlerin söyledikleri ilahileri dinlediği anın bir inayet anı olduğunu kendisi de ifade eder, ancak bundan daha önce Assisi’ye, yoksulluğun ve garipliğin çocuğu Aziz Fransis’in memleketine yaptığı yolculukta dizlerinin üzerine çöküşü, onun Marksist geçmişini de omuzlarından şaşalı bir pelerin gibi yere bıraktığı zamana tekabül eder. Ya da, o muhteşem fakrı -işçilerin günlük aşağılanmasını, nesneleştirilmeyi- bizzat tecrübe ettiği 1934-35 arası dönemdeki fabrika işçiliği mi onun ruhunu örselemişti?

Neydi Onu Arındıran?

O sıra dışı yöntemleri sebebiyle öğretmenliği bırakmaya zorlandığı bu tarihten önce, evreni ve insan ruhunu seyredecek bir çift ışıltılı göze sahip bir entelektüel iken, ne kaybettiğini bile hatırlamayan bu insanların arasında çektiği sonsuz ruh acısı ve fiziksel ağrıları mı onu hazırlamıştı bu yolun başlangıcına? Öğretmenliğe başladığı 1931 yılından sonra, içinde aktif olarak yer aldığı işçi direnişleri mi yoksa onu arındırmıştı? Agnostizminin şüpheciliğinden kurtulup, o sırada mı öğrenmişti bir şeye tutku ile bağlanmayı? 1936’da öğretmenliğe geri döndüğünde, içinde bir hayat kıvılcımı kalmamıştı.

İspanya iç savaşında anarşist cephe safında eğitim vermesi, belki de bu ölü toprağını üzerinden silkelemek için tutunduğu son dünyevi ümitti. Kaynar suyla yaralanması, hem bedenini hem de ruhunu bir eşiğe getirip bıraktı. Tüm bu travmaların onun menkıbesini ördüğü söylense yanlış olmayacaktır, ancak belki de çok daha öncesinde atılmıştı Weil’ın tek kişilik çilesinin tohumları.

1909 yılında Fransa’da doğdu. Her ikisi de agnostik, Yahudi ve varlıklı, iyi eğitimli bir ailenin kızıydı. Matematik dahisi abisi Andre’nin aksine, çocukluğunda, belirgin bir parlak gelecek vaadinden ve dikkatlerden uzak, kıpırtısız, asude bir çocukluk geçirdiğini varsaymamız gerekiyor. 10 yaşında bir gün kendisinin Bolşevik olduğunu iddia etiği zamana kadar belki.

Onun, ruhu olan adil bir dünya istencine dair ilk savleti belki de bu oldu (1933 yılında yazdığı sol hareketten aforoz edilmesine yol açan ve geleneksel sosyalistleri ürküten bir makalesinde, Sovyet Rusya’nın bir işçi devleti olamayacağını, onun diğer olağan devletler gibi kendi payidarlığına dayanan bir bürokrasi devleti olduğunu da savunmuştu.) On ikisinde, klasik eğitimde kız çocuklarının müfredatı arasında yer almayan Yunancayı kendi başına öğrenerek merak saldığı antik filozof ve şairleri kendi dillerinde okudu.

Yazının tamamını Okur’un 7. sayısında bulabilirsiniz: https://goo.gl/QhUxKc

Bu yazıyı paylaş
Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?