Yazılar

Anadolu’nun Mayası Kitaplar

Share this post

okur-kapak-son

Evvelen bize bu dosyayı ilham eden kitaba teşekkür. Yalçın Koç’un Anadolu Mayası, Anadolunun “kim”liğini maya üzerinden kuran, ufuk ve “gönül” açıcı bir deneme. Yalçın koç’un deyişiyle “aşk olsun Anadolu’daki Mayaya, aşk olsun Anadoluyu mayalayanlara, aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara, aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara ve can verenlere ve vereceklere.”

Süte yoğurt mayalanır, maya tuttuğunda süt “dönüşmüş” sütün kimliği değişmiş ve ortaya yoğurt çıkmıştır. Yoğurt mayası, süte yeni bir birlik ve buna bağlı olarak yeni bir kimlik verir.

Anadolu gönülden dökülen sözle mayalanmıştır. Anadolu’yu mayalayan söz Türkçedir. Türkçe, bu topraklarda yaşayan insanları dönüştürmüş, bir birlik potasında eritmiştir. Anadolu’nun kimliği Türkçe ile kurulmuştur. Peki Türkçeyi neler mayalamıştır?

Türkçeyi kitapların kitabı, sözlerin en yücesi Kur’ân-ı Kerim mayalamıştır. Bozkırın bu berrak dili, Allah’ın kelamıyla mayalanınca nice sözler dile dökülmüş, dile gelen nice söz kitaba akmış, kitaplardan gönüllere inşirah vermiştir.

Kur’ân ile mayalanan Türkçe, ilk olarak Türkistan’da Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lugati’t-Türk‘ü ile kelimelere dökülmüş; Dede Korkut ile inancı, düşünüşü deyişlerle tecessüm ettirmiş; Oğuzname‘lerle Türk töresini İslam’la yoğurmuş, Oğuzlar’ın cihan hakimiyeti mefkûresini dile getirmiş; Yüknekli Edip Ahmet’in Atabetü’l-Hakâyık‘ıyla ayet ve hadisleri halkın dilince söylemiştir.

Türkçe sözü elbette Yunus Emre mayalamıştır. Öyle ki Anadolu için Türkçe Yunus Emre ile başlar desek yeridir. Yunus Emre de başlı başına bir maya, bir dönüştürücü, bir kimlik kazandırıcıdır. Yunus, kelimeleri semavîleştirip hakikatin rengiyle boyadıktan sonra kelamlaştırandır. Söz ülkemizin sultanı, Türkçenin mana, aşk ve ilahi dili, rehber, davetçi ve öğütçüdür. Kur’ân-ı Kerim’de “Biz Kur’ân’ı belki düşünürsünüz diye Arapça indirdik” buyurmaktadır; çünkü ilk hitap edilen insanlar Arapça konuşmaktadır. Yunus bu ayetin sırrınca Türkçe konuşanlara sözü Türkçe söylemiştir. Kişi anladığıncadır. Yunus, Anadolu’da o kadar iyi anlaşılmıştır ki “Türkmen kocası, cümle şairlerin başı, bizim Yunus” olmuştur. Yunus’un mayası Divan’da toplanmıştır. Anadoluyu mayalayan bir başka kitap da Yunus Emre Divanı‘dır.

Türkçeye Yunus’tan önce kimlik kazandıran bir başka divana, söze dökülmüş gönle değinmeden olmaz. O gönül Pir-i Türkistan Ahmed-i Yesevî’dir. O kitap Divan-ı Hikmet‘tir. Türkistan’ın Yesi’sinin bu koca piri kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, Arapça ve Farsça bilen bir mutasavvıftır. Her ne kadar yüksek bir tahsile sahip olsa da “kişi anladığıncadır” hükmünün gereğince sade bir dille ve halkın alışık olduğu şekillerle hikmetler söylemiştir. Bu hikmetler dervişler vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına kadar ulaşmıştır. Ahmed-i Yesevî’nin dervişleri Anadolu’ya da gelmiş, bu hikmetli sözlerle Anadolu’yu da mayalamıştır. Bugün Anadolu bir Türk yurdu ise bu, Ahmed-i Yesevî’nin dervişlerinin verdiği maya iledir.

Anadolu’yu mayalayan bir başka kitap Süleyman Çelebi’nin Mevlid‘idir. Çelebi’nin Ulu Cami’de imamlık yaptığı yıllarda bir vaiz Bakara suresinin 285. ayetini açıklarken peygamberler arasında bir fark bulunmadığını, bu sebeple Hz. Muhammed’in Hz. İsa’dan ve diğer peygamberlerden üstün olmadığını söyleyince cemaatten bazıları vaize karşı çıkmış, tartışmalar büyümüş, bu arada Süleyman Çelebi, “Ölmeyip İsa göğe buldu yol / Ümmetinden olmak için idi ol.” beytini söylemiştir. Türkçeyi böylesine güzel kullanan şair, Vesiletü’n-necat da denilen, halk arasında Mevlid diye bilinen Peygamberimizin doğumunu anlattığı şiirleriyle kutlu Nebî’yi Türkçe’ye söyletmiş, Türkçeyi şereflendirmiştir. Eser, yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı coğrafyasının hemen her yerinde, özellikle Hz. Peygamber’in doğum gününde okunmuş, bestelenmiş, gönüllere huzur vermiştir. Bugün dahi mevlidhanların güzel sesleri gönülleri yıkamaktadır.

Anadolu’yu mayalayan bir başka kitap Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye‘sidir. Yazıcıoğlu çilehanesinde zikir ve ibadetle meşgul iken bazı yakınlarının kendisinden Hz. Peygamber hakkında bir kitap kaleme almasını istediklerini, daha önce birçok siyer ve mevlidin yazılmış olduğunu söyleyerek bu teklifi kabul etmediğini, ancak rüyasında Resulullah’ı görüp ondan “İçir hikmet şarâbın ümmetime / Sözümü söyle halka âşikârâ” emrini alınca eseri yazmaya başladığını söylemektedir. Kitapta insanın yaratılışı, ilk peygamberden peygamberimize kadar gelen bütün peygamberler ve Hz. Fatıma’nın, raşid halifelerin ve Hz. Hasan ve Hüseyin’in vefatları ile bir de münacaat kısımları vardır. Vefatların nazmedildiği bu son kısımlar Anadolu’da bilhassa Muharrem törenlerinde asırlarca okunmuş, halk tarafından büyük rağbet görmüştür. Yazıcıoğlu Muhammediyye’yi yazarken Fahreddin er-Razi, Zemahşeri, Gazzali, Mücahid b. Cebr, Nevevi, Kadi İyaz, Tahavi, Matüridi, Molla Cami gibi âlimlerin eserlerinden istifade etmiştir. Muhammediyye’nin halk arasında ne kadar benimsendiğini anlamak için Evliya Çelebi’nin notlarına bakalım. Evliya Çelebi Gelibolu, Ankara ve Amasya halkının Muhammediyye’yi ezbere okumakla tanındığını kaydeder. Eser Anadolu ve Rumeli’nin yanısıra Kırım’da, Kazan’da ve Başkurt Türkleri arasında da tanınmıştır. Muhammediyye, Anadolu’da asırlarca medrese, tekke ve camiler yanında, köy odalarında da muhafaza edilmiş, okunup dinlenmiş, bu suretle yaygın din eğitiminin dayandığı en mühim eserlerden biri kabul edilmiştir.

Anadolu’yu mayalayan bir başka kitap da Osmanlılar’da “ilmihal” adının kullanıldığı ilk eser olan Miftahü’l-cenne (Cennet Anahtarı) olarak da bilinen anonim Mızraklı İlmihal‘dir. Adındaki mızrak kelimesinin genellikle kitabın kapağında ya da ilk sayfasında yer alan sancak ve mızrak şekilleriyle alakalı olduğu düşünülmektedir. Mızraklı İlmihal Osmanlı toplumunda en çok okunan ve ezberlenen eserler arasındadır. Sıbyan mekteplerinde din bilgisine başlangıç kitabı olarak, ayrıca camilerde, köy odalarında ve evlerde okunmuş ve okutulmuştur. Kitap, bu topraklarda yaşayan insanların dini-ahlaki, sosyolojik ve siyasi davranışları üzerinde muazzam etkiler yapmıştır. Hz. Adem’le başlayıp ölümle yani insanın dünyadan ayrılışıyla biten eser, bu aradaki konuları sistematik olarak ele almamıştır. Bu bilinçli bir yaklaşım olarak görülmektedir. Eser, bir bakıma Kur’ân’ın meseleleri anlatış tarzına benzer bir yol izleyerek inançları, ibadetleri, ahlak kurallarını vs. hayatın bölünemez birer parçaları gibi iç içe, yan yana vermeyi seçmiştir.

Anadolu’yu mayalayan üç Şerif kitaptır. Anadolu Müslümanları üç kitaba bu sıfatı layık görmüştür. Bunlardan ilki Mevlana’nın Mesnevî-i Şerif‘i, ikincisi Kadı İyaz’ın Şifa-i Şerif‘i, üçüncüsü Muhammed bin İsmail el-Buharî’nin Buharî-i Şerif‘idir.

Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin altı cilt ve yaklaşık 25.700 beyitten meydana gelen Farsça eseridir. Fars dilinde yazılsa da Türkçeye onlarca tercüme ve şerhi yapılmıştır. Bugün dahi insanlar bir araya gelip “ne okuyalım” diye sorduklarında akla gelen ilk eser Mesnevi’dir. Mevlana’nın kâtibi ve ilk halifesi Hüsamettin Çelebi’ye irticalen yazdırılan Mesnevi’nin telif sürecinde Mevlana’nın bazen sabaha kadar söylediği ve Hüsameddin Çelebi’nin bu yüzden uykusuz kaldığı, acıkıp bir şeyler yediği sırada ilham kaynağının bulandığı rivayet olunur. Hüsameddin Çelebi, Mevlana’nın Mesnevi’yi yazdırırken hiçbir kitaba müracaat etmediğini, eline kalem almadığını, medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram’da aklına ne geldiyse söylediğini, kendisinin de bunları hemen zaptettiğini, hatta yazmaya yetişemediğini söyler. Bazen geceli gündüzlü birkaç gün hiç durmadan söylediğini, bazen aylarca sustuğunu belirtir. Mesnevi’nin her cildi bittiğinde Mevlana’ya okunmuş (mukabele edilmiş), Mevlana düzeltilecek yerleri bizzat Hüsameddin Çelebi’ye yazdırmıştır. Mesnevi’de muhataba temsili hikâyelerle hitap edilir. Hikâyeler insana içinde yaşadığı manevi gerçekliği kavramada yol gösterir. Bu türde bir temsil her kesimden insanın aklında kalmakta, kalbe inebilmektedir. Herhalde Türkçe tercümelerinde Anadolu’da bu kadar tutmasının sebebi de bu olsa gerek.

Şifa-i Şerif, Kadı İyaz tarafından gönüllerde Peygamber sevgisini tutuşturmak, onu bütü yönleriyle tanıtıp anlatmak amacıyla dokuz asır önce Endülüs’te kaleme alınmıştır. Yazıldığı günden bu yana hem diğer İslam topraklarında hem de Anadolu’da büyük ilgi gören, kırktan fazla âlim tarafından şerhi yapılan, bazı selatin camilerin vakfiylerinde Şifahanlar tarafından okutulması vasiyet edilen Şifa-i Şerif Müslümanlar arasında müstesna bir yere sahiptir. Şifa-i Şerif bugün dahi camilerde ilim adamlarınca halka okutulmaktadır.

Buhari-i Şerif, Buhara’lı Muhammed ibn İsmail el-Buharî tarafından kaleme alınan hadis kitabıdır. Buhari kitabını, hocaası İshak b. Nahüye’nin “Resulullah’ın sahih hadislerini muhtasar bir kitapta toplasanız.” diye temennide bulunması üzerine tasnif etmiştir. Türkçeyi Allah’ın kelamıyla birlikte Peygamber’in kavliyle mayalayan bir başka kitap da Buhari’dir. Ehl-i sohbet Buhari’yi kaynak alarak Peygamber sözünü kulaklara fısıldamışlardır. Bugün dahi Anadolu’da en çok okunan, bilinen, dinlenilen kitaplardan biri Buhari-i Şerif’tir.

Bu şerif kitaplardan başka Anadolu’yu mayalayan kitaplar arasında biz, âlemi Anadolu’ya taşıyan, bütün mahlukatı Türklere tanıtan Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘sini, zeka ve kalbi birleştiren Nasreddin Hoca’nın Fıkraları‘nı, gönüllerde taht kuran Hacı Bektaş-ı Veli’nin Velayetname‘sini, Anadolu tasavvufunu besleyen Niyazi-i Mısri’nin Divan-ı İlahiyat‘ını, halk şiirinin müstesna örneği Karacaoğlan’ın şiirlerini sayabiliriz.

Maya, yok eden değil dönüştüren, “kim”lik kazandırandır. Bu tarife bakarak siz de Anadoluyu mayalayan kitaplar arasında birçok unutulmaz eseri sayabilirsiniz.

Okur Yazı İşleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar