OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Bazarov Sustu, Ev öldü, Şenlik bitti!

Ayşegül Genç

Çocukluk dönemi bir yazar için kazı sahasıdır. Ya enkazdan cevher çıkarır, ya da cevherdeki cürufu temizler. Kimi yazar aidiyetini, mensubiyetini iftihar ve gurur ile bugüne taşır, kimi yazar nefret eder ve aşağılık duygusunu iliklerine kadar hissettiği bu döneme muhalif olarak yürür.

Çocukluk dönemi babaya yani otoriteye boyun eğiş olarak nitelendirilir, diğer yandan Sezai Karakoç gibi babası askerden dönmeyenler “eski çocuk gül gibi dağılıp gitti atlarda” diyerek asıl otoritenin devlet olduğunu erken yaşlarda hissedeceklerdir.* Çocuğun dağılıp giden her bir yaprağını bir at mı götürmüştür, yoksa atların rüzgârı gülün yapraklarını kendi dibine mi dökmüştür bunu zaman gösterecektir.

İlk Nihilist Eser

Elimizde klasikleşmiş bir eser olarak duran Turgenyev’in Babalar ve Oğullar kitabında sevgi ile büyütülmüş iki oğulun doğdukları topraklara geri dönüşü ve babaları ile girdikleri fikri mücadele anlatılmaktadır. Babalar oğullarını, çocukluk yılları gibi hasretle beklemekte, oğullar ise babalarından ihtiyarlık yıllarından kaçar gibi kaçmaktadırlar. Yaklaşık yüz elli sene önce yazılan bu roman “nihilizmi” işleyen ilk romanlardan biri olarak görülür. Hiçbir şeye inanmayan, değer vermeyen Bazarov’un belki yetiştirilme şekli, aldığı sevgi ve merhamet ile “hiçbir şey” derken bile her şeyin içinde oluşunu gözler önüne serer ve insanın yazgısından kaçamayışını acıklı bir son ile okuyucuya hissettirir.

Bazarov ve arkadaşı Arkadiy doğdukları topraklara “yeni bir fikir” ile gelmişlerdir. Bu belki de otoriteyi babanın elinden alma arzusundan başka bir şey değildir. Ki zamanla Arkadiy’nin fikirleri kırılıp dökülmüştür. Bazarov düşüncelerine sımsıkı sarılsa da o da babasının gözünde bir çocuk, sevdiği kadının karşısında karşılık bulamamış bir âşık, Arkadiy’nin aristokrat amcasının yanında ise bir taşralıdır. İnsanın kaçtığı ve karşı çıktığı sınıflandırmaların içinden geçerken nasıl dağıldığını görmek adına okunmaya değer bir kitaptır Babalar ve Oğullar. Gülün fikirlerle savruluşunu da kendi dibine dökülüp kalışını da iki oğul üzerinden anlatır.

Dursun Ali Sazkaya’nın Petersburg’da Ölüm isimli öykü kitabındaki “Geçmişi Beklerken” isimli öyküsünde ise ne gülün kendi dibine dökülüşü vardır, ne de atlarla yitip gidişi… Gülün köksüzlükten çürüyüşü vardır. Babalar ve Oğullar romanındaki gibi bir babaya boyun eğiş yoktur. Devlet otoritesi de hissedilmemektedir. İlişkileri delik deşik eden fikir ayrılıkları da yoktur. Babayı ve oğlu acıtıp inciten en büyük baskı köklerin kayboluşundan gelmektedir.

Bugünün Öyküsü

Doğduğu topraklara yerleşip çocukluk anılarına tutunmaya çalışan bir baba ve onun peşinden gitmeye çalışan bir oğulun hikâyesi anlatılırken karşımıza en çok alışamamak çıkar. Şehirde yaşayan baba yeni bir evi olduğu halde kendi babasının evine yerleşir, bu bakımsız evde yaşama sebebini ise “Yeni evin ruhu yok, hatırasız yerde oturamam ben. Hatırasız yerler kartpostal gibidir, bakar durursun ama içine giremezsin.” diye açıklar. Hatıralara tutunsa da alışkın olunmayan sarp ve çetin tabiatta insanın yeniden yaşamaya çalışması, gelişmeyen reflekslerin, direnci azalmış organların doğduğu yere yabancılaşması ve modern bireyin doğaya çaresiz yenilişi vardır, bu öykünün satır aralarında. Babasını toprağa veren oğul da asla şehre dönmeyeceğim, burada kalacağım, buraları şenlendireceğim der ama o da en fazla iki ay dayanabilir. Çünkü kendi çocukluk hatıraları hayal meyaldır. Babasının çocukluk hatıralarına tutunarak yaşayamayacağını da anlar ve evin kapısına sonsuz kilidi vurup “ev öldü” diyerek mezrayı terk eder. Şenlik başlamadan biter.

Belki de bu yüzden daha da şiddetli bir boyun eğiş vardır, Geçmişi Beklerken öyküsünde. Babanın oğula, ya da oğulun babaya değil, her ikisinin birden köksüzlüğe, modern hayatın insanı sürükleyip yok eden akışına boyun eğişleri vardır.

Eski çocuk dağılmış, gül açmadan kurumuştur. Çocukluk anıları insana koşup yetişememiş, elinden tutamamıştır. Babalar ve Oğullar romanı hayatımızın belirli noktalarına düşse de Dursun Ali Sazkaya’nın öyküsü –klişeleşmiş o tabir ile- tam da bugünümüzün öyküsüdür.

*“Sezai Karakoç’un babası Yasin Efendi, İkinci Cihan Harbi askeridir. Tam elli beş ay askerlik yapmıştır. Üstelik bunun iki yılını da Ruslara esir düşerek Rusya’da geçirmiştir.” M. Önal Mengüşoğlu, Sezai Karakoç, Okur Kitaplığı, sf.235

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?