Genel / Röportaj

Birbirlerimizin Eserlerini Yeterince İyi Bilmiyoruz

Share this post

Cemalattin Latiç

Konuşan: Esad Mücahit Eskimez

Cemalettin Latiç, Boşnak Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri. Birçok insan onu, Aliya İzetbegoviç ile yakın dostluğu vesilesiyle tanımış olsa da; bu senenin başında Türkçeye tercüme edilen kitapları sayesinde kendisini sevenlerin sayısı bir hayli artacağa benziyor. İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde misafir öğretim üyeliği sona ermek üzereyken fırsat bulup kendisiyle kitapları ve Aliya ile dostluğu üzerine konuştuk.

Çevrilen kitaplarınızdan Çarın Gözleri bir şiir kitabı. Şiir, insanda uyandırdığı duygular hasebiyle çevrilmesi en zor edebi türlerden birisi. Yine aynı sebepten ötürü okurlar tarafından da sıklıkla mesafeli yaklaşılıyor çeviri olan şiir kitaplarına. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Edebiyat eserleri çevirmek, başka bir dile bu eserleri kazandırmak mühim ve meşakkatli bir iştir. Sadece iki dili iyi derecede bilmek yetmez, aynı zamanda edebi formlara ve stillere maharetinizin ve kabiliyetinizin de olması gerekir. Bunlardan ötürü iyi yazar ne kadar azsa, iyi mütercim de o kadar azdır.

Çeviri eserler içerisinde de -belki de- en zoru bir vezne sahip şiirleri, şarkıları çevirmek. Bizim Boşnakça-Türkçe çevirilerinde bu problem oldukça büyüktür. Açıkçası tam olarak sebebini ben de bilemiyorum fakat özelikle Müslüman kalemlerin yazdığı eserlerde bu daha çok göze çarpıyor. Ne yazık ki bu konuda, her iki ülkenin seküler kitlesi, gerek dil öğrenimi ve gerekse buna bağlı olarak çeviri meselelerinde biz Müslümanlardan kat kat daha başarılılar. Bu sayede kendi görüşleri dahilindeki eserlerin çevirilerini çok daha yüksek derecelere taşıdılar.

Kaleme aldığınız ilahi ve kasidelerin toplandığı eseriniz Gel En Sevgili, bugün artık Türkiye’de yeni örneklerini sıklıkla göremediğimiz şiirlerden oluşuyor. Bu bakımdan eserinizin Türkçeye çevrilmesi de ayrı bir önem kazanıyor. İlahi ve kasidelerle tanışma ve ardından kaleme alma hikayenizi bizlerle paylaşır mısınız?

Benim rahmetli babam Foynitsa şehrinde bulunan Nakşibendi tekkesinde bir softa idi. 1948’de komünistler bu tekkeyi ve diğer elli tane medreseyi kapatmışlardır.

İlk gençliğimde babamla birlikte tarlada çalışırdım. Ot falan keser, daha sonra bunları beraber toplardık. Mola verdiğim zaman babam Boşnakça olarak “Niçin ağlarsın ey benim dolabım”ı okurdu. Tıpkı Türkçedeki melodisi ile. Babama “Bu ne diye?” sorduğumda, o da bana şunu derdi: “Bunu medresede ezberledim oğlum.” Ben babamdan bu ilahiyi ezberleyerek aklımda tuttum. Hatta daha sonra ne yazarını (Yunus Emre) ne de Boşnakçaya çevireni (Ademaga Karacozoviç) bilmememe rağmen Saraybosna’da Bosna Diyaneti’nin gazetesi “Preporod”da yayınladım bu şiiri. Böylece Divan Edebiyatı’na giriş yaptım ve daha sonra ilk ilahi ve kasidelerimi kaleme almaya başladım.

İlahi ve kasidelerinizle “Bosna’da bir nevi estetik ihtilali” olmasını ümit ediyorsunuz. Niçin bu ümittesiniz?

Bosna’da “post-strüktüralizm” diye adlandırabileceğimiz bir edebiyat dönemi içerisindeyiz. Son dönemlerde ise yeni bir rüzgar var, edebiyatımızda eski formlara doğru bir dönüş yaşanıyor. Boşnak bir şair olarak, benim kadim formlara dönüşüm gayet doğaldır; Mesnevi, tahmis, tesdis, rubai, gazel, terkib-i bent, terci’i bent… Yazdığım ilahi ve kasideler bu formlarda zaten.

Eserlerime müzik ruhu kazandırdıktan sonra, Balkanlarda yaşayan tüm Müslümanlarda bir estetik şoku yarattı bu ilahi ve kasideler. Daha sonra da sanatın tüm diğer dallarında adeta bir estetik ihtilali yarattılar.

Boşnak ve Balkan Müslüman sanatçıları bizim unutulmuş milli kültür formlarına doğru dönüş yapmaktalar. Ümidimin meyvelerini görmekteyim anlayacağınız.

Boşnak Edebiyatı’ndan Türkçeye çevrilen eser sayısı her zaman çok kısıtlı olageldi. Yine benzer şekilde Türk yazarların birçok önemli eseri de Boşnakçaya çevrilmedi. Gerçi şu an bir miktar kıpırdanma var. Nasıl bir serüven seyrediyor Boşnak Edebiyatı? Karşılıklı olarak bu çeviri meselesinde niye bu haldeyiz?

İslam bizim sosyal hayatımızın ana damarıyken – ki bu dönem kabaca 1463’ten 1878’e kadarbizim edebiyatımız; şaşaalı, zengin ve orijinaldir… Maalesef, Avusturya-Macaristan’ın gelişiyle birlikte, biz Boşnaklar olarak modern edebiyata giriş yaptık. Maalesef diyorum çünkü bu dönemde az çok diğerlerini taklit ettiğimizden ötürü eskisi gibi Balkan kültüründe dominant unsur olma vasfımızı kaybettik. 20. yüzyıla dönüp bakarsak sadece iki üç tane önemli edebiyat eserimiz olmuştur diyebilirim.

Benim düşüncem ve isteğim şu: Türkler bizim modernizm öncesi edebiyatımızı çevirsinler ve böylece edebi açıdan zengin o dört yüzyılın tamamı ile tanışmış olsunlar. Aynı zamanda biz Boşnaklar, hatta Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar ve Arnavutlar, Yunus Emre’yi, Necip Fazıl’ı ve benim çok sevdiğim aziz dostum Sezai Karakoç’u değil; daha çok Nazım Hikmet’i, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı biliyoruz.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi Türk yazarları Boşnakçaya hiç çevirmedik ve kazandırmadık. Buna mukabil Türkler de bizim en önemli eserlerimizi Türkçeye kazandırmadılar; Smailagiç Meho Düğünü, Ali Paşa Efsanesi, Sevdalinka ve Tarihler Antolojisi… Bu durumdan dolayı ayrıca kederli olduğumu belirtmek isterim.

Velhasıl kelam, bir kelime ile söylemek istersek biz kendi kendimize kıymet vermiyoruz, kendimize has olan otantik sanatımıza, kültür mazimize değer vermiyoruz… Bu söylediklerim hem Türkiye hem de Bosna Hersek için geçerli.

Söyleşinin tamamını Okur’un 12. sayısında bulabilirsiniz: bit.ly/2kuIOqy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar