Genel / Yazılar

“Birkaç Muhteşem Kitap” İçin Bir Ömür

Share this post

İslam Dalp

Entelektüel biyografilerde aşina olduğumuz, sıklıkla eserden yazara doğru ilerlemek, hatta çoğu zaman okur kimliğini gözetip araştırmacının metni merkeze alarak, onu aydınlatacak unsurları yavaş yavaş hayattan metne doğru çekmesidir. Zannediyorum Türkiye yayıncılığında bunun en iyi örneklerini Beşir Ayvazoğlu’nun biyografileriyle gördük. Ancak söz konusu entelektüel, yazar veya şair aynı zamanda kültürel bir ikon haline gelmiş biriyse, onu yalnızca yazdıkları üzerinden değerlendirmeye çalışmak, onun karakterini ne kadar yansıtmış olur?

Söz konusu Susan Sontag’ın biyografisi olunca bu noktaya kadar gelebildiğimi itiraf etmeliyim. “Sokulgan okur” kimliğini her daim canlı tutan biri olarak hayat, metne ışık tutmak içindir, diyebilecek bir yerde sayılabilirdim. 1978 yılında Jonathan Cott’un “Rolling Stone” için yaptığı uzun söyleşide kitaplarıyla ilişkisini, zorunlu, kendinden olarak görmediğini “Eserlerimi beni ifade etsinler diye yazmıyorum. Kendimi esere ancak ödünç verebilirim.” diyen birisi için nasıl bir biyografik bakış gerekir?

Kendini Kurmak

1933 yılında doğan Susan Sontag, hüzünlü geçen ihmal edilmiş bir çocukluğun ardından erken sayılabilecek bir evrede kendini inşa etmeye girişir. Doymak bilmez bir iştahla okur, tiyatro ve sinemaya tutkuyla bağlıdır. Entelektüel ilgilerinin dışında 50’li ve 60’lı yıllarda alt kültür sayılan ve bugün popüler kültürün unsurları haline gelen Rock’n Roll müzik ve avangart kültürün her türlüsüne ciddi bir anlama ve keyif duygusuyla yaklaşır. Avrupa’da, özellikle Paris’te geçirdiği yıllarda hayran olduğu Avrupalı entelektüel kimliğini Amerika’ya taşıdığında o dönem için aşina olmayan bir portre çizer. Çelişkili ama coşkulu tarzı New York çevresinde iyi dostluklar kurmasını sağlar. Bu dostluklar çok geçmeden tanıştığı yayıncılar ve editörler vasıtasıyla onun yazın kariyerinin başlamasını sağlar.

Yazdıkları kadar, başlattığı tartışmalar ve onları röportajlarında sürdürme şekliyle hızla bir ikon haline gelir. Elit bir sanatsal duyarlılığa karşı, tümüyle yıkıcı olduğu ilk döneminde o dönem için “aşağı” görülen marjinal ve avangardın savunuculuğunu üstlenir. Sanat eleştirmeni Hal Foster, Sontag’ı tipik “fetret devri insanı” olarak tasvir eder. Hem eski hem de yeni nesil onun fikirleri ve yazdıkları üzerinden ortak bir paydada buluşabilir.

Yazının tamamını Okur’un 9. sayısında bulabilirsiniz: https://bit.ly/2Fho2B4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar