Genel / Röportaj

Cumhuriyet’i Kuran Kadro Abdülhamit Döneminde Yetişti

Share this post

Cemil Oktay

Konuşan: Esad Mücahit Eskimez

 

Eserleri üniversitelerin siyaset bilimi bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan ve son yayınladığı Siyasi Kültür Okumaları ile de haklı bir ilgi gören Cemil Oktay ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir devamlılık olup olmadığını, modernleşme sürecimizin ne kadar doğal işlediğini, bu süreçte aydınlarımızın tutumlarını, siyaset bilimi teorilerinde yerlilik sorununu konuşmaya çalıştık.

Siyasi Kültür Okumaları isimli yeni kitabınızda tartıştığınız konulardan biri Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki devamlılık. Pek çok insan için bu süreç geçmişten kopuş, geleneksel olandan hızla ayrılış intibaını uyandırıyor. Oysa baktığımızda gerek halk, gerekse yöneticilerin tamamı Osmanlı devrinde bulunmuş ve yetişmiş insanlar. Bu bağlamda düşündüğümüzde siyasi ve kültürel anlamda sizce kesin bir kopuştan bahsetmek ne kadar mümkün?

Bence değil. Bir kopuş değil bir sürekliliktir aslında. Siyaset yapma üslubu açısından baktığınız zaman, yenilik olarak getirilen siyasetlere baktığınız zaman bunların hepsi aydınlar arasında imparatorluğun son yüzyılında tartışılmış konular. En önemlisi ise, İstiklal Savaşı’nı yapan ve daha sonra Cumhuriyet’i kuran kadronun yetişme döneminin Abdulhamid devri olması. Yani Tanzimat’ın son yılları. Çünkü kurucu kadro genellikle 1875 ile 1880 arasında doğmuş ve yüksek öğrenimini 1890 ile 1900’lü yıllarda yapmışlardır. Yerleşik siyasi kültürü içselleştirmeleri ve öğrenmeleri bu döneme rastlar.

Bir hukuk fakültesi profösörünün ifadesi var. Kendisi Birinci Meclis’te kâtip olarak bulunmuş bir kişi. “Hepimiz ‘Çok Yaşa Padişahım!’ diyerek büyüdük, sonra ‘Yaşasın Cumhuriyet’ dedik.” Yani kuşak olarak imparatorluğun son döneminin kuşağı. Meşrutiyet’in devamı olan kuşak.

Anadolu’daki milli mücadele ve sonra Cumhuriyet’e katkıda bulunan kişilere baktığınız zaman -sivil yahut asker- çoğu eski İttihatçılar. İttihatçılığın içinde biliyorsunuz yok yoktu. Değişik eğilimler vardı. Onları sadece becerisiyle Talat Paşa bir arada tutabilmiştir. Ama İttihatçılar bir konuda anlaşıyorlar, o da milliyetçilik. Onu yatay kesen bir özellik olarak belirteyim.

Türk modernleşmesi Tanzimat’dan bugüne bir batılılaşma hareketi olarak da okunabilir. Türk aydınlarının çareyi Batı’da aradığı bu süreç sizce doğal bir serüven midir? Ya da Batı dünyası, daha maddesel bir albeni ile mi aydınlarımızın gözünde bir mürşide dönüştü?

Çok ötelerden beri toplumlar birbirlerinin adet ve usullerini, araç ve gereçlerini şu veya bu şekilde kendilerine uydurmuşlardır. Ama 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren Avrupa coğrafyasında herkes birbirini taklit etti. Eğitim konusunda örneğin Fransızlar Almanlara yenildikten sonra eğitim kurumlarını Almanları örnek alarak reforme ettiler. İngilizler Kıta Avrupa’sını taklit etmiştir. Biz buna kültürel yayılma diyoruz. Bir yerdeki usül bir şekilde başka topluma da sirayet ediyor.

Rönesans bildiğiniz gibi İtalya’da çıktı. Ama Avusturyalılar da Fransızlar da taklit ettiler. 18. yüzyılın başından itibaren başladı sanayileşme ve bütün toplumlarda ciddi bir değişim oldu. Ciddi sermaye birikimi meydana geldi. Osmanlıların bundan tamamen ayrı kalmalarını bekleyemezdik. Çünkü Osmanlı coğrafyasının neredeyse yarısına yakını Avrupa’da. Ve Avrupalı komşularıyla da sürekli ilişki halinde. Tabi o zaman genellikle Balkanlar’da Avusturya ve Rusya karşısında alınan yenilgiler dolayısıyla çareler aranıyor. İlk ciddi çarenin ortaya konulması 2. Mahmud dönemindedir. 2. Mahmud dönemi gerçekten çare aranan bir devirdir.

Yunanistan ayaklanması olmuş, arkasından Mısır ayaklanması olmuş ve bunların üstesinden gelinememiş. “Nasıl üstesinden gelirim?” sorusu yenileşme isteğini arttırdı. Peloponez savaşları sırasında Perikles’in çok güzel bir sözü var: “Helenlerin asıl okulu Atina’dır.” Bu cümleye telmihen Raymond Aron “Modernleşmenin okulu Batı Avrupa’dır.” diyor. Yani moderniteyi bizden önce yaşamaya başladılar.

Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kıtası Amerikayı taklit etmeye başladı, biz de dahiliz buna tabii. O yıllar benim çocukluk yıllarımdı. Gayet iyi anımsıyorum. Eskiden biz çam sakızı çiğnerdik, 1950’lerden sonra Chewing gum çiğnemeye başladık. Başka toplumlarda da böyle tabi. Dolayısıyla Osmanlı toplumunun bundan uzak kalmasını bekleyemezdik. Bunu Cevdet Paşa ve Sadullah Paşa çok güzel ifade ediyorlar.

Tren yolu siyasetine çok geç girdi Osmanlı İmparatorluğu. Birleşik Devletler’in eski başkanlarından Woodrow Wilson’un – ki aynı zamanda siyaset bilimcisi Harvard Üniversitesinde- bir sözü var: “Amerika’nın birliğini demiryollarına borçluyuz”. Biz deniz ulaşımında, kara ulaşımında reformu 1850’lerden itibaren, özellikle Abdülaziz döneminde yapmaya başladık. Abdulhamid döneminde ise hızlandık. Okul da çok önemli. Okul olmadan milletleşemezsiniz. Bir de tabi dünyanın koşullarını da hesaba katmak lazım. Dışarıdan kışkırtmalar var. Milliyetçilik çığ gibi almış, sadece bizde değil her tarafta. Avusturya İmparatorluğu’nda da aynı olay, Orta Avrupa’da da aynı olay. Milliyetçilik adına İtalya ve Almanya kurulmuş. Nitekim 1. Dünya Savaşı sonunda yenilen imparatorluklar dağıldı. Yenenlere ne oldu peki? Onlar dağılmalarını 30-40 yıl tecil ettiler. İkinci Dünya Savaşı sonunda imparatorluklar tamamen tasfiye edildi.

Bu herkes açısından beklenen bir durum haline gelmişti.

Evet. Hatta Abdulhamid’in bir sözü var. “Ben son imparatorum” diyor. Çünkü o da farkında. Milliyetçilik dalgası çok sert şekilde üzerlerine geliyor. Türk milliyetçiliği çok geç başladı. Açıktan milliyetçilik yapamazdı çünkü kimse. Ama Balkan Savaşı’ndan sonra rahatlıkla milliyetçilik yapılmaya başlandı. Çünkü Arnavutlar var, Araplar var. Baktılar ki oralarda da milliyetçilik başladı, Türk milliyetçiliği de 1912’de Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyâset’i yayınlamasıyla açıktan ortaya çıktı. O zamana kadar Osmanlıcılık ile ilgilenildi fakat çok az tuttu ve yaygınlaştırılamadı.

Yine kitabınızdan ilhamla sormak isterim: Günümüzde bilhassa alan eğitimi alan kimseler neredeyse tamamen batılı kaynaklar üzerinden okuma yapıyorlar. Siyaset bilimi teori yazımında batılı norm ve değerlerin kopyası olmaktan uzak, kendi özgünlüğüne sahip metinler ve teoriler geliştirmemiz mümkün mü?

Mümkün ve geliştiriliyor da şu an. Yalnız şu klişeden vazgeçelim. Kaynaklar tamamen

batılı değil. Aristoyu biz modernleşirken öğrenmiş bir toplum değiliz. Osmanlı’nın klasik düşünürlerinin çoğu Aristo tilmizidir. Benim de bir makalem vardır hakkında. Hicretten 150-200 yıl kadar sonra Yunan klasiklerini Keldaniler ve Süryaniler vasıtasıyla Arapça’ya ve Acemce’ye çevirdiler. Ünlü isimlerden birisi de Farabi’dir. Aristo’dan “Muallimi Evvel” diye bahseder Osmanlı düşünürleri, Farabi’den de “Muallimi Sani”. Tabii kadim Yunan kültürü dini süzgeçten geçerek alınmıştır. Bu Osmanlı’da olduğu gibi Bizans ve Batı Avrupa’da da geçerli. Onlar da Hristiyanlık süzgecinden geçiriyorlar bunları. Vazgeçemiyorlar kadim Yunan kültüründen ve kullanmak istiyorlar.

Kınalızade Ali diyor ki: “Onlar yönetimlerini fünun üzerine yaptıkları için iyi yönetilirlerdi.” Tursun Bey, Fatih ve 2. Beyazıd dönemi yazarı. O da bu bilgilere sahiptir. Yani klasik Osmanlı kültürü, Aristo kültürüdür. O kadar Aristo kültürü ki, Şair Fitnat Hanım, Koca Ragıp Paşa sadrıazam

olduğu zaman onu övüyor. Fitnat Hanım’ın kendisi de Şeyhülislam kızı, üst tabakadan gelen bir kişi. Aynı zamanda diken dilli bir insan. Kaside yazıyor Koca Ragıp Paşa için. “Sen bu devletin Aristo’susun.” diyor. Demek ki Aristo örnek alınan birisi. Farabi de şu şekilde ifade ediyor: “İyi sitenin başına gelecek kişinin nübüvvet hırkası giymiş bir Eflatunu İlahi olması gerek.” Yani bu batı kaynaklarına atıf ya da İslam dışı kaynaklara atıf tanzimatla başlamış değildir. Çok eskilere gider. Zaten bunu Hariciyeci Sadullah Paşa şu şekilde ifade ediyor: “Yıkıldı belki esasından eski malumat, ne kaldı şöhreti Rum, ne Mısır, ne Arap, ne Herat”.

Chicago Üniversitesi’nin ünlü felsefecilerinden Hannah Arendt’in Geçmişle Gelecek Arasında kitabındaki makalelerde söylediği husus da budur. Zaten bir toplum ne kadar çok kaynaktan beslenirse, o toplumun kendini geliştirmesi, problemlerini çözmesi o kadar kolay olur. Bugün yumurta yiyoruz sabah kahvaltısında. Yumurta yemeyi insanlık Hint ve Çin kültüründen öğrendi. Yahut şemsiye kullanıyoruz. Adı da değişik, şemsiye güneşe karşı demek. Ama biz yağmura karşı kullanıyoruz. Kullanıldığı yer yine Hindiçin’dir. Bugün herkes kullanıyor.

Parlamentoyu da kullanıyoruz. İyi ki Osmanlı döneminde parlamentonun açılışına dair ferman ilan edildiğinde, o yağmur altında soğuk bir günde, o kadar insan toplanmıştı. İyi ki o zaman başlamış parlamento. Bugün Türk halkının en çok benimsediği kurumların başında geliyor. Oy veriyor, istediği iktidarı tayin ediyor.

Adıyamanlı bir köylünün bir araştırmacıya söylediği güzel bir laf var. “Adıyaman’da köyümde gittim sandığa bir oy attım, o koca İsmet Paşa’yı Çankaya’dan aşağıya devirdim.” (gülüyor). İnsanlarda böyle bir bilincin gelişmesi önemli. Hayatıma sahip olabilirim bilinci. Basit bir oy pusulasını sandığa atarak beğendiğimi iktidara getirir, beğenmediğimi indiririm.

Bir sorumluluk bilinci de oluşuyor böylece.

Şimdi biz işin sorumluluk tarafına pek bağlı değiliz. Hoşumuza giden tarafını düşünüyoruz. Demokrasi özgürlükler rejimi olduğu kadar da sorumluluk rejimidir. Yurttaş aşamasında, hükümet aşamasında, yerel yönetimler aşamasında. Kanunların en üst değer olduğu anlayışının yerleşmesidir. O da sorumluluk gerektirir.

ABDÜLHAMİT ROMANI YAZDIM

Gün tamamen size kalacak olsa kaç saatinizi okumaya ayırırsınız?

Geceleri okumayı tercih ederim. Akşamdan sabaha kadar diyelim.

Her yerde okuyabilir ve yazabilir misiniz?

Her yerde okuyup yazamam ama bunlar üzerine her yerde kafa yorarım.

Şu an hangi kitapları okuyorsunuz?

Bu sıralar tekrar Yahya Kemal okuyorum. Tarihi metinleri okuduğum zaman ilham alıyorum. Yine bu sıralar bol bol ortaçağ okuyorum Fransız tarihçilerinden.

Çok arayıp da bulamadığınız bir kitap oldu mu?

Çok peşine düştüğüm zaman mutlaka bulmuşumdur. Belki hemen olmaz ama nihayetinde bulurum.

Huzur sizin için nerede saklıdır?

Divanyolu’ndaki türbe ve mezarlara komşu kahveler vardır. Oralar çok huzurlu gelir bana. İnsanın iç huzuru da eşlik etmeli ama.

Bu aralar zihninizi en çok ne meşgul ediyor?

Yeni bitirdiğim bir Abdulhamid romanı var. Son zamanlarda zihnimi o meşgul ediyordu.

Modern hayatın en çok sevdiğiniz nimeti nedir?

Sağlık alanında yaşanan gelişmeler. Eskiden küçük yaşlarda ve doğumlarda birçok ölüm olurdu. Şu an bunu aştık.

Kendi söküğünüzü kendiniz mi dikersiniz?

Gerekirse evet.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar