Genel / Yazılar

Dünya’da Var Olmak!

Share this post

Simon Critchley

Mütercim: Burhaneddin Kanlıoğlu

Bu serinin ilk metninde, Heidegger’in bizim standart, geleneksel, felsefi kavramlarımızı yıkma ve yerlerine yeni başka kavramlar getirme teşebbüsü hakkında konuşmuştum.* Heidegger özellikle, yaygın bir şekilde kabul gören modern felsefede ve onun kaynağı olan Descartes’ta (Descartes, Varlık ve Zaman’da en fazla suçlanan filozoftur) insan ve dünya arasındaki ilişkiye dair kesin resmi ortadan kaldırmaya bir yol arıyordu. Descartes’ın felsefesi kabaca ve basitçe bu dünyada iki türden cevherin olduğunu öne süren bir fikirdi: Bizim gibi düşünen şeyler ve geriye kalan düşünmenin dışındaki şeyler**, çevremizdeki masa, sandalye nev’inden ve elbette zaman ve mekanın dokusuna ait olan her şeyin tümü.

Bu düşünen şeyler ve düşünen şeylerin dışındaki başka şeylerin ilişkisi bilginin konularından biridir ve felsefi ve elbette bilimsel meseledir. Geleneğin kendisine mesele ettiği “özne”nin “nesneler” dünyasına nasıl erişebileceği problemin başlangıcıdır. Epistemolojinin “bilginin teorisi” anlamına geldiği yerde biz buna insan ve dünya arasındaki ilişkinin epistemolojik kurgusu diyebiliriz.

Heidegger elbette bilginin önemini inkar etmiyor, o sadece onun önceliğini inkar ediyor. İnsanla dünya arasındaki ilişkinin bu düalisttik resminden önce, daha derin bir birliktelik yattığını düşünüyor ve o, onu bir formülde yakalamaya çabalıyor: “Dasein dünyanın içinde varlıktır.” Peki bu ne demektir?

Eğer insan gerçekten de dünyanın içinde bir varlıksa, bu şu anlama gelir; dünyanın kendisi, insan olmanın ne anlama geldiğinin temel yapısının bir parçasıdır. Açıkçası; ben serbest yüzen bir kişi ya da bana karşı salınan bir objeler dünyasına karşı salınan bir ego değilim. Aksine, Heidegger için, ben dünyayım (ben benim dünyam kadarım). Bu dünya parçadır, benim varlığımın, benim varoluşumun dokusunun bir parçasıdır. Buradaki Heidegger’in düşüncesini, Dasein’i nesneler dünyasından farklı bir konu olarak düşünmeden yakalayabiliriz. Fakat bir aşikarlık deneyimi olarak benim varlığımın ve bu dünyanın olduğu yer en büyük parçadan ayırt edilemez. Ben kendi dünyam tarafından tamamiyle etkilenmiş ve absorbe edilmiş haldeyim, ondan bir tür “zihin” yolu ile ya da Heidegger’in “bilinç dolabı” olarak adlandırdığı şey ile ayrılmıyorum.

Yorumlayıcı Eğilimlerimizi Bir Kenara Bırakalım

Heidegger’in Varlık ve Zaman’daki dünyayla ilgili tartışmasındaki ana iddiası, dünyanın kendi kendisini, en yakın ve genellikle en yararlı, kullanışlı, vasatın, ortalamanın ve ortalama günlük deneyimin dünyası olarak ilan etmesidir. Benim bu kelimeleri yazdığım masayla belli bir merkezi açıyla karşılaşmam geometrik olarak düzenlenmiş bir uzay-zaman sürekliliğinde var olan belirli bir tanımlanabilir maddeden (tahta ve demir) yapılmış bir nesne değildir, o sadece kahvemi, dizüstü bilgisayarımı ve metinlerimi bir arada toparlamak için kullanışlı bir masadır. Heidegger, dünyadaki gündelik deneyimlerimizin ve dünyanın kendisini daha fazla göstermesine engel olup üstünü örten “yorumlayıcı eğilimlerimizi bir kenara bırakmamız” konusunda ısrar eder.

Dünya, bir bütün olarak bir araya gelen ve benim için anlamlı olan kullanışlı şeylerle doludur. Bunu daha basit ifade edecek olursak; dünya, birbiriyle ilişkilendirilmiş birçok şeyin bütünüdür: dizüstü bilgisayarım masamın üzerinde durur, gözlükler burnumun üzerinde oturmuştur, masa zeminin üzerinde oturuyor ve ben pencereden bahçeye bakabiliyorum ve bu şehirdeki yaşamı oluşturan trafik ve polis sirenlerinin derinden sesini duyabiliyorum. Heidegger’in “çevre” (umwelt) olarak adlandırdığı yer, insanı çevreleyen ve çoğunlukla tamamen battığı dünyayı tanımlamaya çalıştığı yerdir.

Heidegger, dünyanın yaşamsal deneyiminin, bilimsel soruşturma alanı tarafından ya da çok önceleri oluşturulmuş düalisttik zihin ve gerçeklilik ayrımına dayanan yerleşik zihin felsefesi literatürü tarafından göz ardı edildiği konusunda ısrar eder. İhtiyaç duyduğumuz şey, dünyada yaşadığımız deneyimin fenomenolojisidir. Bu gerçeğin kendisini, ilk ve en önce olanı, bizim dünya deneyimimiz olarak göstermeye çalışır. Başka bir ifadeyle; Heidegger’in teori ve pratik arasındaki olağan ayrımı tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Dünya ile olan ilk karşılaşmam teorik değildir; bu, değerden arındırılmış bir dünyada hayata doğrudan bakan kimilerinin deneyimi değildir. Aksine ben ilk önce dünyayı yararlı ve kullanışlı şeylerin ve insani önem ve değere sahip olan şeylerin bir dünyası olarak kavrıyorum. Descartes gibi düşünürlerin geliştirdiği üzere, şeylerin teorik ya da bilimsel vizyonu, şeyler tarafından etkilenmiş, meselelendirilmiş ve pratik kavramalar üzerine oturtulmuştur.

Dünya Benim Bir Parçam

Heidegger dünyaya yaklaşmanın iki yolu arasında bir ayrım getiriyor: halihazırda olan (Vorhandenheit) ve gerçekleşmeye hazır olan (Zuhandenheit). Halihazırda olan: nesnelerden oluşan bir dünyaya ilişkin teorik anlayışımızı ifade eder. Bu bilimin başlanmasıyla dünyayı kavramak anlamındadır. Böylelikle, halihazırda olan, yararlı veya kullanışlı şeylerle olan pratik ilişkimizi açıklar. Heidegger’in temel iddiası, pratiğin teoriden önce geldiğidir, gerçekleşmeye hazır olanın halihazırda olandan önce olduğudur.

Descartes’ten sonraki çoğu felsefenin sorunu, dünyayı teorik olarak kavraması ve böylece hayal etmesidir, böylece tıpkı Descartes gibi dış dünyanın varlığından ve hatta onu dolduran kişilerin gerçekliğinden bile şüphe edebilirim- kim bilir, onlar robot olabilir!

Heidegger için, aksine, bizler insanoğlu olarak ayrılmaz ve zorunlu olarak dünyamı oluşturan sosyal pratiklerin karmaşık ağı ile birlikte birbirine bağlanmış yaratıklarız. Dünya benim bir parçamdır. Heidegger için, kendini Descartes gibi dünyadan koparmak, resmin tamamını kaçırmaktır: Bizim dünyaya karşı aşikarlığımızın dokusu tek bir parçadır ve bu parça birbirinden ayırt edilmemeli, bölünmemelidir. Dahası, dünya basitçe kullanışlı, tanıdık ve anlamlı şeylerle dolu değil aynı zamanda insanlarla doludur. Eğer temelde ben dünyamla bir ve birlikteysem, bu dünya başkalarıyla yaşanmış ortak bir dünyadır. Heidegger’in “birlikte olmak” (Mitsein) dediği şey budur.

(devam edecek)

Dipnot:

* Bahsedilen metin dergimizin Eylül 2018 tarihli 7. sayıda yayımlanmıştır.
** Ç.N. : Critchley burada Descartes’in “Res cogitans ve Res extensa” kavramlarına atıf yapmaktadır. Bu kavramlar Descartes’in Kartezyen felsefesindeki en temel iki kavramdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar

Tarihsel ve Sosyolojik Bilinç Tarihi Bir Tekerrür Olmaktan Çıkarabilir