Genel / Yazılar

Eşyanın Künhüne Varmak

Share this post

Mustafa Bozoklu

“Sinan’lar, Dede Efendi’ler, Fuzuli’ler, milli kültürümüz, mefahirimiz…” diye başlanılan ve kadim medeniyetimizin tarihine yönelik birbiri ardınca sıralanan mücella cümlelere hepimiz aşinayızdır. Elbette ismi zikredilen bu sanatçıların hatıraları iltifata şayandır ancak esas gaye sadece medeniyet inşasında mazide kalanları ululamak değil, bu kutlu mabedin şantiyesinde çalışan bir işçi de olmak değil miydi?

Kadim kültürümüzle rabıtamızın yeniden tesisi için şu noktada ilk yapılması gerekenin, lafzi bir övgü yahut sövgü sarmalına düşmeden İslam sanatlarının arka planındaki zihin dünyasını keşfe doğru yola çıkmaktadır. Bu düşünce ile (ki bu nispeten teleolojik ve yanlışlanabilir bir tutum olarak telakki edilebilir) yazılan Aşk Estetiği isimli eser, Beşir Ayvazoğlu’nun genç yıllarında kaleme aldığı ancak muhtevası bakımından oldukça olgun bir ilk eserdir. Yayımlanma tarihinin eski zamanlar olması ve Ayvazoğlu’nun birbirini takiben çıkan harikulade edebiyat eserlerinden sonra arka plana düşmesi; bu ana eserin yeniden hatırlara getirilmesi ihtiyacını hissettiriyor.

Subjektif Tasarruf Objektif İlke

İslam Medeniyeti dairesinde yer alan kültürlerin İslam’ın vaz ettiği ilkeler üzerinden hareket ettiğini ve tüm İslam coğrafyasında ortak ilkelere toplumların kendi kültürel esvaplarını giydirip “birlik içinde çokluğun” tesis edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Bu anlamda eserin ana gayesini kısaca, kültürlerin subjektif tasarrufları üzerinde yoğunlaşmaktan daha çok arka plandaki objektif ilkelerin bir çıktısını alabilmek olarak ifade edebiliriz.

Ayvazoğlu, Aşk’ın felsefesini ve İslam Sanatı’nda vücuda geldiği hâli izah ederken daha çok Türk milletinin İslam serüveninden örnekler tahsis ediyor. Bu bağlamda tasavvufun sanat üzerinde icra ettiği görev de tartışmasız bir şekilde kendini hissettiriyor eserde. Örnek olarak en sık zikredilen isimlerin İbnü’l-Arabi ve Vahdet’i Vücud öğretisi; Yunus Emre, Mevlana ve Mevlevilik tarikatı olması, Aşk’ın en zarif estetiğine kavuştuğu Anadolu coğrafyasının yazar için ilk kalkış noktası olduğunu göstermektedir. İslam sanatlarının en temelindeki ilkenin putperestlikten mülhem “tasvir yasağı” olduğunu ifade ediyor Ayvazoğlu. Bu yasak, Müslüman sanatçıda figürü cansızlaştırma, soyut formlara yönelme ve dış dünyanın yerine benzerini geçirmek (mimesis) gibi bir kaygının bütünüyle dışında kalarak kendi ferdiyetinden bağımsız bir anlayışın gelişmesine neden olmuştur. Tasvir yasağı “einfühlung”, “Nietzche’nin Apollon-Dionysos düalizmi”, “Platon’un mağara alegorisi ve idea”, “Metafizik Ürperti” ve “Tezyinilik” kavram ve konuları bağlamında da anlaşılırlığı zedelemeyen derinlikli bir üslup ile tartışılmaktadır. Bu tartışmaların nihayetinde Yunan felsefesinin İslam dünyası üzerindenki etkisi ile mukayese edildiğinde antik sanatların ve bilhassa Aristo’nun sanat anlayışının Müslüman sanatçı üzerinde yok denecek kadar az etki sahibi olduğu görülüyor. Sonuç olarak mezkur sebeplerden dolayı İslam sanatları içerisinde heykel ve resim arka plana çekilirken şiir, musiki, mimari gibi soyut sanatlar daha fazla gündeme gelmiştir. Müslüman sanatçı kendi ferdiyetini paranteze alarak fenomenlerin arkasındaki aşkın olana, irreel olana yönelik sanatını icra ederken sayısız objede dağılmak yerine, belirli objelerden hareket etmek zorunda kaldığı için tekdüzeliğe düşmek tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Bu tehlikeyi de “tenevvü (çeşitleme)” yoluna başvurarak bertaraf edecektir.

Aşk Estetiği’nin işte tüm bu deruni felsefesi, eserdeki şu cümle ile hülasa edilmiştir: “Sayılarla matematikçi niçin oynuyorsa, şair kelimelerle, nakkaş şekillerle, hatta bestekar seslerle onun için oynamaktadır: Eşyanın Künhüne Varmak.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar