OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Eve Dönmeye Yardım Etmek

Kemal Sayar – Zübeyde Çakır

Hüznün, tıbbın hükümranlık alanına sokulması, özellikle antidepresan ilaçlar geliştirildikten sonra yaygın olarak karşılaştığımız bir durum. Psikiyatri bilimi adeta hayattan tüm ızdırabı, hüznü, kederi kovmak istermişçesine duygu dünyamızın fragmanlarını hastalık hanesine yazıyor, klinik depresyon düzeyine erişmeyen mutsuzluk duygularının minör (küçük) depresyon vb. isimlerle etiketlendirilmesi oldukça yaygın. Oysa hüzün insan hayatının olmazsa olmaz bir parçası. Kadim dini geleneklerde hüzne olumlu bir anlam atfedilmesi, onun insanı zenginleştiren bir tecrübe olarak sayılması, modern zamanlarla birlikte terk ediliyor. Modern zamanlar hayatımızdan hüznü, acıyı ve ağrıyı uzaklaştırmak istiyor. Depresyon bugün o kadar yaygın bir rahatsızlık ki, onun için “psikiyatrinin nezlesi” deniliyor; oldukça öldürücü bir türü elbette. Çağdaş Batı toplumları ve nihayet küreselleşmiş dünyada onları müteakiben Doğu toplumları da birer antidepresan toplumuna dönüşüyor.

Bu konuda yapılan son çalışmalardan biri de Johann Hari’nin geçen aylarda Metis Yayınları’ndan çıkan Kaybolan Bağlar kitabı. Bir gazeteci ve yazar olan Johann Hari, kendi depresyon deneyimi ve uzun yıllara yayılmış antidepresan kullanımından hareketle, antidepresanlara bağlı kalmadan nasıl daha iyi bir yaşam sürebileceğimiz ve ruh sağlığımızı güçlendirebileceğimiz hakkında düşünüyor, araştırmalar yapıp, görüşmelerde bulunuyor kitap boyunca.

Yazarın Hanoi’de geçirdiği bir gıda zehirlenmesi vakası, tüm bu çalışmanın tetikleyicisi oluyor. Bulantı, hastalığın kendisi değil, kendini iyileştirebilmek için vücudun verdiği bir tepkidir. Ve belki depresyon da öyledir. 18 yaşından itibaren antidepresan kullanmaya başlayan Hari, hastalığın belirtilerinin sürekli geri dönmesi üzerine farklı dozlarda ve farklı türlerde ilaç kullanmasına rağmen depresyonundan da akut kaygı durumundan da kurtulamaz. Hayatının bir döneminde, depresyonunun sürekli kaygı ile dolaşık bir şekilde işlediği, birbirini beslediğini fark etmesi onun çalışmasındaki bir başka işaret fişeği.

Efsaneler Gerçekleri Gölgeliyor

Ben bir psikiyatri hekimi olarak antidepresanlar hakkında üretilen efsanelerin gerçekleri gölgelediğini düşünüyorum. Evet depresyon sadece biyokimyasal modellerle açıklanamayacak ölçüde karmaşık bir rahatsızlık ancak antidepresanları plaseboya eşitleyen görüşler de, binlerce araştırmadan elde edilen pozitif verileri görmezden geliyor. Hari kitabın ilk bölümünde, sonraki bölümlere de dayanak olsun için mi bilinmez, antidepresan dövme ayinine katılıyor. Ya biri ya öteki tarzı indirgemecilikler bilimi bir bütün olarak kavramamızı zorlaştırıyor, halbuki hem biyokimyasal olan, hem de psikolojik ve sosyal olan bir ucundan depresyon sürecine katılabilir.

George Brown ve Tirril Harris’in depresyonda rol oynayabilecek etmenleri belirlemek amacıyla Güney Londra’da yürüttüğü 1978 tarihli bir araştırmada sonuçlar, depresyon hastalarının çok büyük bir kısmının stres yaratan bir durum veya sürecin ardından belirtiler göstermeye başladığı ve destekleyici etmenlerin yokluğu halinde bu riskin kat be kat arttığı yönünde veriler sunuyordu. Klinik depresyon sadece bir yanıttı. Travmatik olaylardan ziyade, genelleşen bir umutsuzluk duygusu bir yağ tabakası gibi hayatın tamamını kaplayarak depresyonu harekete geçiriyordu ve arkadaş, aile vs. olumlu destek sunanların yokluğunda tablo ağırlaşıyordu.

Yazının tamamını Okur’un 11. sayısında bulabilirsiniz: bit.ly/2kuIOqy

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?