OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Gerçekle Sınırlanmış Düşçülük ya da Düşçülüğün Sınırlanmamış Gerçekliği: Bilimkurgu mu Spekülatif Kurgu mu?

 

Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin baş döndürücü bir hız kazandığı çağımızın… Çok klişe bir giriş cümlesi oldu değil mi? Aşağı yukarı bu ifadeyle başlayan yüzlerce yazı okumuş olmalısınız. Klişeler böyledir işte; bir meseleyi iyi açıkladıklarına sizi o kadar inandırırlar ki başkaca bir klişeye yerlerini bırakana kadar onlardan iyisinin olamayacağını düşünürsünüz. Yine de bu sefer, başka türlüsünü denemeyi tercih ediyorum ve giriş cümlesini şöyle kuruyorum: Her türden teknik gelişmenin zihinleri genellikle ifsat ettiği günümüzde yani ahir zamanda, ismi sıkça anılan kavramlarından biridir bilimkurgu.

Eskiden meraklılarının alayla karışık bir aşağılanma ile karşılandığı rivayet edilen bilimkurgunun, bugün, edebiyattan sinemaya, mimariden eğitime oradan geleceğe ilişkin siyasi öngörülere kadar bir dizi alanda etkilerini gözlemlemek sıradanlaştı. Gerçi hâlâ onu çocukça ya da saçma bulanlar yok değil. Yine de özellikle bilimsel faaliyetlerin şaşırtıcı sonuçları, bilimkurguya kuşkuyla yaklaşanları bile etkisine almakta gecikmiyor. Üstelik geçmişteki pek çok bilimkurgu tahayyülünün somut uygulamalarını ya da formlarını bugün bir gerçeklik olarak yaşıyoruz.

Peki, Nedir Bilimkurgu ve Nereden Çıktı Şu Spekülatif Kurgu?

Orhan Duru, Türk Dili dergisinde 1973 yılında kaleme aldığı “Science – Fiction” Sözcüğüne Bir Karşılık Arama Denemesi başlıklı makalesinde bu soruyu tartışıyor ve evet bilimkurgu kelimesini Türkçe’ye O kazandırıyor. Duru, söz konusu makalesinde Türkçede yeterince okuyamadığımız bir edebiyatçının, Michel Butor’un Essais sur les modernes (1964) isimli kitabından şöyle bir alıntı var: “Bilim-kurgu, bilimin izin verdiği oranda mümkün olabilecek olanı kullanan bir yazındır, gerçeklikle sınırlandırılmış bir düşçülüktür.”

Düşçülük… Öyleyse bilimkurgu denildiğinde teması yalnızca uzaya dayanan bir alanı anlamak doğru değil. Bilimkurgu öyküleri, romanları ve dayanak noktası bilimkurgu olan fütüristtik tahayyüller yalnızca uzay ile sınırlandırılamaz çünkü. Aynı şekilde konusu uzayda ya da gelecekte geçen her anlatımı da -örneğin Biz (Yevgeni Ivanoviç Zamyatin /1924), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley/1932) ya da Solaris (Stanislaw Lem/1961)- salt bilimkurgu kabul etmek yanlıştır. Öyle ise bilimkurguyu bambaşka biçimde ve daha kuşatıcı bir bakış açısıyla anlamamız gerekiyor. Bunun için onu, bünyesinde fantastik ve korku ögelerini (ve daha fazlasını) de barındıran geniş bir tür şemsiyesi altında spekülatif kurgu (speculative fiction) olarak görmek yerinde olabilir.

İlk kullanımı Yaban Diyarlardaki Yabancı (Stranger in a Strange Land/1961) romanının yazarı Robert A. Heinlein’a (1907-1988) atfedilen spekülatif kurguya; yani bilimkurgu, fantastik kurgu, ütopya, distopya, alternatif tarih, kıyamet sonrası (post-apocalyptic), korku ve süper kahramanlara dayalı türler ayrı ayrı zaten mevcutken böyle bir şemsiye kavrama ihtiyaç duyulmasının sebebi nedir?

Bu sorunun basit açıklaması spekülatif kurgunun esrarlı ve tuhaf hikâyeleri (amazing / weird tales) olduğu kadar fantastik kurguyu da kapsıyor olmasıdır. Aynı zamanda gizem öykülerini, alternatif tarih kurgularını da bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Öyleyse spekülatif kurguyu bilimkurgu, fantastik kurgu ve korku türlerinin yanı sıra saydığımız bu türlere kolayca dahil edilemeyen fakat diğer türlerin sadece birisine girebilecek kadar da yalın olmayan işlerin tamamını dahil edebileceğimiz eklektik bir kavramsallaştırma olarak kabul edebiliriz. Şu hâlde kıyısından köşesinden bilimkurguya ya da fantastik kurguya ilişen bir çalışmayı spekülatif kurgu olarak görmemiz mümkündür.

Bu açıklamadan sonra, örneğin bir zamanların popüler TV dizisi Lost ve tüm zamanların efsanesi Dr. Who gibi yapımları tanımlamak için elverişli bir araca kavuştuğumuzu söylemek yanlış olmayacaktır: Yabancı ve tekinsiz bir yerde[1] birbirine yabancı insanlar ve bunların sabit olmayan bir zaman döngüsünde süregiden serüvenleri…

Kulağa tuhaf gelse de Kafka’nın Dönüşüm’ü (1915) ile Spielberg’in Jaws (1975) serisini ya da Orwell’ın 1984’ü (1949) ile Boulle’nin Maymunlar Gezegeni’ni (1963) veya Golding’in Sineklerin Tanrısı (1954) ile Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni (1954)[2] aynı kategoriye almamızı sağlayan, bu kurguların spekülatif niteliğidir. Genellikle çocuklar için üretilen pek çok “kahraman”, oyuncak, bu arada sayısız çizgi film karakteri, bilgisayar oyunları da hep bu tür bir spekülatif kurgulamanın ürünüdür.

Olmaz, Olmaz Deme!

Başka bir meseleye sıçrayalım: Bilimkurgu genellikle bilimsel ve teknolojik gelişmelerin öncüsü olmuştur. Peki, bilimkurgunun ve spekülatif kurgunun gerçekleşeceğini ileri sürdüğü her şey ileride realiteye dönüşür mü?

Bu soruya kestirme bir yanıt vermek kolay değil. Her türden düşçülüğün böylesi bir “gerçeklik” iddiası olduğunu söylemek, kurgusal bir eserin felsefi özgünlüğüne hakaret olacaktır. Ama kurgudan realiteye dönüşmüş şaşırtıcı örnekler bulmak her zaman mümkündür. İlk akla gelen, tabii ki Jules Verne!

İnsanoğlunun (ya da en azından bazı ABD’li astronotların) aya ayak basması örneğin. Jules Verne’nin 1865 yılında yayımlanan “Aya Seyahat” (De la Terre à la Lune) adlı eserindeki düşün gerçekleşmesi değil miydi? Okuyanlar hatırlayacaktır, Verne romanında aya gidecek füzenin Florida’dan atıldığını yazmıştı. Aradan geçen yüzyıldan fazla süre sonunda, 1969’da, Apollo 11 oradan fırlatıldı. Yine romanda üç yolcudan söz ediliyordu ve dönüşte de füze okyanusa iniyordu ki gerçekten de üç astronot gitmiştir aya ve dönüşleri de okyanusa olmuştur.

Jules Verne kadar bilinmez ama XVII. yüzyılın astronomi bilgini Johannes Kepler (1571-1630) de düşçülük dendi mi akla gelmesi gereken biridir. Kepler, buluşları dışında Carl Sagan ve Isaac Asimov tarafından ilk bilimkurgu metni olarak kabul edilen ve ölümünden sonra yayımlanan “Somnium” (Düş) isimli yapıtında, aya yapılan bir geziyi anlatıyordu.[3]

Özetle nükleer enerji, kızılötesi ışınlar, genetik mühendisliği, bilişim teknolojileri gibi sayısız ilerleme daha bu konuların esamisi okunmazken düşçülüğün sınırlanmamış gerçekliğinin peşine düşenlerin işlediği konular arasındaydı. Evet, ama bu neyi kanıtlar?

Bilimcilik Yanılgısı

Burada bilimcilik yanılgısı dediğim meseleye de işaret etmek gerekiyor. İnsanoğlu aslında XIX. yüzyıldan bu yana hızını giderek artıran bir değişim dalgası yaşıyor. (Ah evet yine bir klişe…) Bilimsel buluşların, yeni akımların, varsayımların, kuramların zihinlerimize üşüştüğü; teknolojinin yaşamlarımıza her gün yeni boyutlar/belalar açtığı bir ortamdayız. Öte yandan modern insanın, manevi değerlerden yoksun bir mantaliteyle sonuna kadar bilime inanmaya koşullandırıldığını da görüyoruz. Özellikle Batıda –bu arada bizde de- modernizmin bağnazlıklarından biri olarak bilimcilik (scienticism) denen ve bilimi olgu ve olayların yanılmaz ve sarsılmaz açıklayıcısı sayan bir trend normal hâle gelmiş durumda.

Gelin görün ki güncel yaşayışımız içinde, bilimsel gelişmelerin tümünü idrak edemiyoruz. Bilim adamları neredeyse kast diye anılabilecek bir içe kapalılıkla kendi aralarında tartışadursun, ortalama birey için süreçler değil ama sonuçlar önem taşımaya devam ediyor. Onca popülerleştirme çabalarına karşın bilimsel bilginin belirli bir disiplin içinde işlenmesi gereği, onu geniş kitlelerin derinlemesine ilgisinden mahrum ediyor. Tabii bir de editöryal yetkinlikten yoksun medya çalışanlarının bilimi çarpıtması meselesi var ki o da ayrı bir fecaat.

Bu böyle olmak zorunda mıdır, emin değilim. Yalnız tam da bu sebeple bilim, hayatlarımız üzerinde her gün ağırlığını arttırırken bir yandan da gitgide anlaşılmaz, erişilmez; kişinin yabancılaştığı bir mesele hâline gelmiyor mu sizce de? Görünürde her gün yeni bir buluş ile karşı karşıya kalıyoruz. Fakat bunların çoğunun çalışma prensiplerini yüzeysel olarak bile olsa kavrayamıyoruz. İletişim aygıtları, kompleks bilgisayarlar, kızılötesi cihazlar, fiber optik kablolar, nano teknoloji vs…

İnternet ve bilhassa sosyal medya sebebiyle “yalancı âlimlik” kolaylaşa dursun, her isteyenin oturup derinlemesine öğrenebileceği konular –sanılanın aksine- son derece sınırlı hâlâ. Cern’deki çalışmalar ve genetik buluşlar birçokları için ulaşılması güç, yüce, handiyse kutsal(!) bir bilgi birikimi abidesi gibi… Ve tabiatın gizlerini çözmek iddiasındaki etik nosyondan uzak bilim endüstrisi, bir yandan kullanışlı ve yararlı öte yandan kıyıcı ve zararlı ürünler/araçlar imal edip duruyor. Özetle her alanda bilimsel ve teknolojik gelişmenin hem mutluluk verici hem de korku ve dehşet uyandıran örneklerini görüyor, tecrübe ediyoruz.

Kurgudan Gerçekliğe

Spekülatif kurgunun öncelikle edebiyatta, ardından plastik sanatlar (tasarım) ve sinema alanlarında yaygınlaşmasını ve artan biçimde popülarite kazanmasını, çerçevesini kabaca çizdiğim bu gerçeklerle paralel düşünmek gerekiyor.

Temelde insanın hayal gücüne, olağanüstülüğe, metafizik olgu ve olaylara düşkünlüğünü biliyoruz. Öte yandan bilim alanında artık kolayca anlaşılabilir olmaktan çıkan ilerlemeleri düşünün. Böylece bilimin kendisi de olağanüstülükler ve olağandışılıklar ortamına girmiş olmuyor mu? Öyleyse diyebiliriz ki spekülatif kurgu bilimsel köklere ve verilere dayanarak olağanüstü, düşsel bir tahayyül üreten; kendine özgü kuralların işlediği bir evrende geçen/geçmesi muhtemel olaylardan söz açan bir fenomendir.

 

Kaynaklar:

 Duru, O. Bilim – Kurgu: “Science – Fiction” Sözcüğüne Bir Karşılık Arama Denemesi. Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Ocak 1973, C: XXVII, S: 256, s. 332-339 (http://bit.ly/2e10R0S)

Christianson, G. E., Kepler’s Somnium: Science Fiction and the Renaissance Scientist. Science Fiction Studies,(8/3), Part 1 = March 1976 (http://bit.ly/2e1aflf)

[1] Bu yer ne hikmetse çoğu zaman bir adadır.

[2] Aynı yılda yayımlanmış olmaları sizin de dikkatinizi çekti mi?

[3] Yayıncıların dikkatine! Çevirisi (C. Cengiz Çevik) mevcut ama henüz kitaplaşmamış bir klasik okurunu bekliyor: Kepler. “Somnium” Popüler Bilim  [vol.1] 216 (Ağustos-Eylül 2012): 28-34 ve [vol.2] 217 (Ekim-Kasım 2012): 44-49.

 

İbrahim Şamil Köroğlu / ibrahimsamil@gmail.com

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?