Genel / Yazılar

İyi Yürekli Kâğıt

Share this post

Ercan Yılmaz

1.Üniversitemin (Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi) Yenikapı Mevlevihanesi yerleşkesindeki kütüphanesinin eski çilehaneler olduğunu bilmek oldukça tuhaf geliyor bazılarına. Halbuki çile ile okuma eylemi arasında bir mütekabiliyet olmadığını kim söyleyebilir ki? Ve birdenbire çileyen gül imgesi…

Sakallarım iyice uzadı. Onları tavana bağlayarak başımın öne düşmesini engellemeliyim galiba. Eski dervişler gibi. Ve böylece daha fazla vakit geçirebilirim bir çeşit çilehane olan kütüphanemde. Ve birdenbire bir gülün içince binlerce arı sesi.

2. Alışkanlıkla saplantı arasındaki bir duyguyla (tutkuyla mı demeliydim?) oluşturulmakta olan bir kütüphane için neler söylenebilir ki? ‘Oluşturulmakta olan’ diyorum, çünkü kütüphane olsa olsa bir tasarım, bir projedir, sonsuza dek süren…

Hayır, cenneti bir kütüphane olarak tahayyül etmiyorum Borges gibi ben! Kütüphanenin cennet olduğunu düşünüyorum.

3. Yeni oluşmaya başlayan bir ‘şey’ benim kütüphanem. Yeni oluşmaya başlayan ama, Marlowe gibi “kitaplarımı yakacağım –ah Mefistofele” cümlesini söyletebileceğim bir ‘kahraman’ olmadığı için ‘kitaplarımı yakacağım ey okur!’ tehdidiyle ‘yok-olma’ tehlikesini ya da ihtimalini okura hissettirdiğim bir kütüphane.

Ben ateşe bağışlıyorum kitaplarımı! Bu ateşin ‘tin çözümlemesini’ gelsin de yapsın okur-olan!

Öyleyse kütüphane bir cehennem…

4. Kayıp bir kitabın peşinden gitmek ya da labirente dönüşen bir mekânda hareketsiz kalmak; aradığınız kitabın -kim bilir ne zaman- uçmuş olduğunu fark etmek ya da kitapların düzeni reddeden doğası az acı mıdır?

Bırak dağınık kalsın öyleyse!

5. Hangi ‘mutlak beden’ kitap kadar kışkırtıcıdır? Eprimiş gövdenin esrittiği ruh. Trajik bir kahramanım sadece ben; -özne değil! Çünkü benim dışımda gelişiyor kütüphanem; -henüz ergenlik çağında…

Labirent mi, bahçe mi, kuyu mu, cennet mi, cehennem mi, ayna mı? Bir ‘töz’ olarak nedir kütüphane?

6. Abdülkadir Gölpınarlı, Divan Edebiyatı Beyanındadır isimli kitabında ‘yâ kekîbeç’ ile ilgili lâtif rivayetten bahsediyor: “Hocanın biri mollasından bir kitap ister. Molla kitabı eline alınca görür ki, lime lime; güve delik deşik etmiş. Hoca bağırır: ‘Yâ kebîkeç’ yazmadın mı? Molla cevap verir: Yazdım, yazdım ama, önce Kebîkec’i yemiş de, sonra kitabı yemiş.” Yâ Kebîkec’ten yoksun olduğumuz zamanlar…

7. Umberto Eco ile J.-C. Carriere’ın Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın isimli o enfes kitabında Jean-Philippe de Tonnac, iki yazara Hermann Hesse’nin teknik gelişmelerin kitabın muhtemel ‘yeniden meşrulaşması’na imkân vereceğine dair tespitini hatırlatır. Bunun üzerine Eco şunları söyler: “Bir ara insanlar yazıyı icat etti. Yazının elin uzantısı olduğunu ve bu bakımdan neredeyse biyolojik olduğunu düşünebiliriz. Doğrudan doğruya vücuda bağlı iletişim teknolojisidir yazı. Bunu icat ettiğiniz zaman, artık bundan vazgeçemezsiniz. Bir kere daha söylemek gerekirse, tekerleği icat etmiş olmak gibi bir şey. Günümüzün tekerlekleri tarih öncesinin tekerlekler. Modern icatlarımız sinema, radyo, internet ise biyolojik değil.” Yani ki ‘iyi yürekli kâğıtlar’ hep bizimle olacak…

8. Rasim Özdenören, “Yazı Kendini Savunuyor” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Modern zamanlarda, yazının profanlaştığını, metaya dönüştüğünü ve seri üretimin konusu haline geldiğini söylüyoruz.” Octavio Paz da “Bugünkü edebî alışveriş, tamamıyla ekonomik nedenler tarafından güdülenir.” derken edebî eserin ticarî bir eşyaya dönüştüğünün altını çiziyordu. “Piyasanın mantığı, edebiyatın mantığı değildir.” çünkü.

“Okumaktan manâ ne?” sorusunu soranlara selâm olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar