Genel / Röportaj

Kaybolan Her Şey Emanettir

Share this post

Yasemin Karahüseyin 

Konuşan: Ayşegül Genç

Yazdığı nitelikli romanları ve kendine has üslubu ile edebiyat dünyamızda yerini sağlamlaştıran Yasemin Karahüseyin ile son romanı Hemzemin’i ve insanın bitmek bilmeyen yolculuğunu konuştuk.

 

Kimdir?

1981 yılında Ankara-Çubuk’da doğdu. 2005 yılında mezun olduğu Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Felsefesi alanında yüksek lisans yapmaya niyetlendi. Tez aşamasında “Akademi mi, edebiyat mı?” diye kendine sordu ve edebiyatı seçti. İlk romanı Âdemin Kanadı 2009, TYB ödülü aldığı Zan 2015, Hemzemin 2017 yılında okuyucu ile buluştu.  Bir dönem Karabatak Dergisi’nde “Eylemsel Müzik” başlığıyla yazılar yazdı. İtibar, Karabatak dergilerinde yazıları, Hece ve Yedi İklim dergilerinde şiirleri yayımlandı. İstanbul’ da ikamet eden, evli ve iki çocuk annesi yazar Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde halen Meslek Dersi öğretmenliği yapmaktadır.

 

Son çıkan romanınız Hemzemin, insanın ruh dünyasına derinlemesine inen ve bunu zamanın akışının belki de en fazla hissedildiği bir tren istasyonunda ruhları aynı hizaya getirerek gerçekleştiren bir özelliğe sahip. Öncelikle bu nitelikli çalışma için tebrik ederim. Her bir karakterin öyküsünde yazarın hakim olduğu ve bize yavaş yavaş verdiği sırlar var. Gidecekleri şehre değil de geçmişlerine doğru yola çıkıyor karakterler, karakterlerin sırları ve geçmişleri yazarken sizi yormadı mı? Bununla nasıl başa çıktınız?

Romanın belki de en yorucu, yıpratıcı tarafı bu. Her biri ayrı bir sırlı dünya olan karakterlerle birlikte uzunca bir süre yaşamak. İnsana kendinin bile ağır geldiği zamanlarda başkalarının derinlerine inmek zorlayıcı. Hemzemin’e döndüğümde karakterlerin ağırlığının diğer karakterlerin yatıştırıcılığı ile bir nebze olsun hafiflediğini fark ediyorum. Aysel yalnızlığını, erkeklerle arasına çizdiği aşılmaz sınırları Pembe’yle sorguluyor. Yahya’nın sığınma duygusu, tereddütlerine rağmen Pembe’ye gitmesi için güç veriyor.

Azer’in ölülerle kurduğu bağın tedirginliği, Üzeyir’in şefkatiyle kayboluyor. İri Adam’ın bileklerindeki kelepçe Faik’in mektuplarında var olma nedenini söylerken önyargılarımızı yıkıyor. Maral’ın arayışı Ezine Teyze’nin geçmişiyle, Elmas’ın kini İri Adam’la son buluyor. Nevâ’nın aşkı, Ali’ye can veriyor. Yaşamdaki denge romana yansıyınca yazar ferahlıyor. Aksi taktirde Elmas’ın trajedisi, Eşkıya Şevket’le dağda geçirdiği günlerin acısı bile çıldırtıcı. Elbette geçmişe dönmek ve onunla yüzleşmek, geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda taşımak ağır. Üç yıla yakın bütün bu sebeplerle ve karakterlerle aynı zeminde var olmak… Hemzemin bittiğinde, hissettiğim hiç geçmeyecek sandığım bir yorgunluktu. Ama o da geçmeyecek sandığımız her şey gibi muhteşem dengenin içinde uçup gitti.

Hemzemin, Yasemin Karahüseyin, Şule Yayınları

Romandaki karakterlerin her biri üzerine çok fazla soru sorulabilir ama özelikle Pembe karakterini tanıdığımız bölüm, bir aşk hikâyesinin günümüz kodlarıyla yoğrulmuş hâli. Aklıma İlhami Atmaca’nın şiirinde geçen “bir karanfilin herkese açması” tabiri geliyor. Aşk da bir karanfil gibi herkese açıyor belki de. Pembe ve Yahya’nın aşkında bize sunmak istediğiniz ne var?

Aşk da bir karanfil gibi herkese açabilir elbet ama yalnız açtığı kimseye has bir kişilikle. Aşk sadece duygularla yaşanan bir şey değildir. Tecrübelerimiz, gördüklerimiz, görmek istediklerimiz, karşımızdaki, yaşadığımız coğrafya, yaşadığımız dönem ve daha bir çok sebep ama en çok da âşığın, mizacı aşka yön ve şekil verir.

Aşk eylemleri tetikleyen, cesaret veren çok kuvvetli bir duygu. Pembe ile Yahya’nın çocuksu aşkını anlamak için Aysel Hanım’ı ve onun yaşadığı tecrübeleri, etrafına acıyla ördüğü duvarları da anlamak gerek. Aysel Hanım’ın bir tarafında babasının kıskançlığı, otoritesi ile kişiliksizleşmiş, korkunç bir yalnızlıkla ölüme yürümüş annesi, bir tarafında kimseye açmadığı kırgın gönlünü açılır ümidiyle beklemeyen sabırsız âşıkları, bir tarafında kocasından şiddet görmesine rağmen aynı adamla tekrar kaçmaya niyetlenen Pembe var. Sanırım günümüz kodları iyi bir işi, geliri olan ama kendini güzel olan her şeye yaşadığı tecrübelerden dolayı kapayan Aysel, sevdiğine defalarca kez kaçabilecek Pembe ve ailesiz büyüyen, âşık olduğu kadına tutunmak isteyen Yahya arasında gizli.

Aysel’in derin acıları, Pembe’nin derin bir sevgisi, Yahya’nın karısıyla son bulan bir kimsesizliği var. Merhamet, pişmanlık, özveri, güven, sadakat, kabulleniş yoksa aşk kemirgen bir şeye dönüşüyor. Aysel Murat’ın yalanını yüzüne vurmadı, ona kal da demedi, babasında olmayan merhamete sahipti çünkü. Pembe âşıktı, kocasının kalbini ve pişmanlığını görebildi. Ona tekrar inanıp, onunla yeni bir başlangıç yapabilecek kadar. Yahya ise yalnız sevgiye kanaat edecek kadar güzel bir açlığa sahipti. Üç karakteri de bu coğrafyada görmek mümkün.

İstasyonda oynayan çocuklar için “Ne de olsa başka yerlere gidiyor, gitmeyi bir oyun biliyorlardı.” diyorsunuz. Sürekli gitmek isteyen yetişkinlerin bu arzusu için de çocukça diyebilir miyiz? İnsan neden gitmek ister?

Çocukların doğuştan gelen bir ermişliği ve kabullenmişliği var. Gitmenin bir oyun olduğunu bilecek kadar bilgeler. Büyükler fazla ciddiye alıyorlar bu eylemi. Giderim bak, en esaslı tehdit cümlemiz. Birilerine, onu varlığımızdan mahrum bırakarak ceza vereceğimizi ya da gitmekle kendimizi cezalandıracağımızı belki de iyileşeceğimizi sanıyoruz. Nerden bakarsak bakalım yanılgı içindeyiz. Gidince değişen iklimler, insanlar, duygularla yeniden başlayacağımızı, hatalarımızı unutacağımızı, başkalarının açtığı yaralarımızın kuruyacağını sanıyoruz. Oysa belleğimiz ve ruhumuz buna müsaade etmiyor. İnsanın kendine doğru çıkmadığı bir yolculuğu gitmek olarak niteleyemeyiz.

Azer’in öyküsü sıra dışı. Ölülerle konuşma arzusu ve ölüm bilgisi üzerine söylenen her söz bizi sarsıyor. Romanın özü burada saklı diyebilir miyiz?

Her romanımda “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn” ayetini anıyorum. Bu ayetle dünya daha net anlamlanıyor. Hemzemin bekleyişle derinleşen, gitmek eylemi üzerine kurulu bir roman. Dünya, herkesin kendine has durağında parlayan sadece bir çatı. Azer istasyonda öleceğini, o trene binmeyeceğini bile bile bekliyor. Asıl gidiş onunkisi. Herkesin duyguları ve bakışıyla yorumlanan istasyondaki koca saati yani zamanı en iyi yorumlayan da onun gidişi.

Zamana dair bir şeyler bildiğimizi sanıyoruz. Azer ölülere sığındı çünkü zamanı, dünyayı, yaşamı en doğru yorumlayan onlardı. Küçük yaşta annesinin ölümü, bu travma ile başlayan yüzleşme, dünyanın ve insanın yüzeyselliği onu ölülere itti. O insanların yaşarken ne söylediklerini değil son nefeslerinde ne söylediklerini duymak istedi. İnsan ölümle yüzleştiğinde yalan söyleyemezdi çünkü. Dünyada bedenlerimizi oradan oraya sürüklerken gelgitler yaşıyor, ruhumuzla bedenimiz arasındaki uyumsuzluk yüzünden gitmenin zor hatta en acı şey olduğunu sanıyoruz. Oysa biz bu dünyada hiçbir yere gitmiyoruz. Sadece kendi etrafımızda dönüyoruz. Ölüm ise zamanı ve gitmeyi çözümlüyor. Evet, romanın özü Azer’in gidişinde gizli.

Kayıp eşya bürosu bölümünde “Kaybolan her şey emanettir.” cümlesi geçiyor. Can alıcı bir cümle. Kaybolan insanlar hakkında neler söylenebilir?

Kaybolan her şey emanettir, hele de insan. Bir şeyi bulduğumuzda ya da bir şey bize sığındığında onu dilediğimiz gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuyoruz. Emanete gösterdiğimiz her türlü hassasiyet kaybolan içinde geçerlidir. Türkiye’de, Ortadoğu’da, dünyada kaybolan binlerce çocuk ve insan, yıllardır ellerinde fotoğraflarla evlatlarının, kardeşlerinin, anne, babalarının izini süren, yokluğun acısıyla yorgun düşen gönüller var. Yirmi beş yaşında bir akrabamızın oğlu ailesine göre kaybolmuş, tanıdıklara göre ise kaçıp gitmişti. Annesi “Bir mezarı olsa bundan iyiydi.” dediğinde ben çocuktum. Evladınız için ölümü temenni ediyorsunuz. Çünkü biri kaybolduğunda belirsizliği ve kötü ihtimalleri bir ömür boyu taşıyorsunuz. Buna hangi omuz dayanır?

Sığındıkları Avrupa’nın yuttuğu, hesapları sorulamayan mülteci çocukların, kaçırılan masumların, kaybolanların akıbetlerini düşünmek bile mahvediyor. Üzerinde çalıştığım son romanım çocukluğumda duyduğum o acılı annenin temennisinden doğdu. Sanırım daha fazlasını roman bittiğinde söyleyeceğim.

İri cüsseli adam ile yeşil mantolu kadın, roman içerisinde sessiz sedasız yer alan iki karakter. Leitmotif mi, figür mü derken iri cüsseli adamı, romanın sonunda yeşil mantolu kadına Faik’in yazdığı mektuplarda okuyoruz. Başarılı bir teknik ve iyi bir işçilik var romanda. Bu açıdan kuramsal anlamda neler yapmak istediniz?

Birbirimizi hiç tanımamış olsak bile, herhangi bir mekanda ortak bir görüntü farkında olmadan bizi ortak bir zemine, duyguya, tecrübeye taşıyabilir. İri cüsseli adam, istasyonda bekleyenlerin önünden geçerken, bekleyenlerin yaşamlarını birbirine yaklaştırıyor. Hiçbirimiz diğerimizden uzak ve hiçbirimizin hikâyesi diğerinden önemsiz değil. Önyargılarımız, yorumlarımız, bakış açımız ortak görüntü ya da zemini zenginleştiriyor. Böyle bir zenginlik içinde hikâyelerin asla bitmediğini daha fazla hissediyorsunuz. Hiçbirimiz sadece leitmotif, figür, karakter, kahraman değiliz, romanda yaşamdan bağımsız bir anlatı değil. Kimine göre saat, iri cüsseli adam, istasyon parçalı kurmacanın ilmekleri olurken, kimine göre Faik’in mektupları üst kurmaca. Keşke yaşamdaki bağıntıları da bu kadar rahat ifade edebilseydik.

Açıkçası kuramlarla hele de yazarken ilgilenmiyorum. Şaşkınlık yaratan yaşam ve insan bunların çok üstünde ilerliyor. Keşke hayatı, âlemi, insanı kuramlar kadar kolay anlatabilseydik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar