Genel / Röportaj

Kelimeleri Hayattan Önce Öğrendim

Share this post

Nihan Kaya

Konuşan: Fatma Kebire Gündüz

 

Roman, inceleme ve öykü alanında dokuz kitabı yayımlanan genç edebiyatçılardan Nihan Kaya’ya son kitabı Kırgınlık’a ve diğer kitaplarına dair merak ettiklerimizi sorduk.

Kimdir?

2004 yılında yayımlanan Çatı Katı isimli kitabıyla TYB Öykü Ödülünü alan, edebiyat ve psikoloji alanında araştırmalar yapan Nihan Kaya, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Yüksek lisansını İngiltere’de Psikanaliz üzerine, doktorasını da yine Londra’da Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde yaptı.

Son kitabınız Kırgınlık’ı okura ithaf etmişsiniz. Okuyan olmazsa yazmanın bir anlamı yok gibi düşünebilir miyiz, tamamlanmak, bilinmek için yollardan bir yol mudur yazmak?

Evet, bunu ithafta da söylüyorum. Yazılan metin, biri onu okuyunca tamamlanır. Her metin, okunmayı talep eder. Her metin, yazar bunun farkında olsun olmasın, bir iletişim isteği ve ihtiyacını barındırır. Sıradan iletişim biçimleri bize yetersiz geldiği için, sözcükler bize yetersiz geldiği için okuyor ve yazıyoruz. Edebiyat, sözcüklerle ifade etmek değil, sözcüklerin ifadesini aşmaktır ve nitekim yatay olarak ifade edilenden fazlası ifade edildiğinde başlar. İthaftaki metin ve okur ilişkisine Kırgınlık romanı içinde de değiniyorum. “Dünyada kimse kalmasa da yazardım.” diyor yazarlardan biri. Diğeri “Evet, ben de.” diyor; “Ama dünyada hiç kimse kalmamışken yazmak, birinin ortaya çıkması isteğinin bizzat kendisi değil midir zaten?”

Kar ve İnci ’de geçen “Sanırım ölmekten daha acısı var. Öldüm ve bunu kimse bilmedi.” ifadesi geldi aklıma. Yine aynı kitabın girişinde Hallac-ı Mansur’a ait “Cehennem, acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir.” sözünü de bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, çok doğru söylediniz. Bu iki durum birbiriyle ilişkili ve bu nedenle Hallac-ı Mansur’un sözü romanın epigrafı.

Kitaplarınızı okurken kendimi olayların içinde buluyorum. Hikayeyi yaşıyormuş, sanki karakterlerden biri de benmişim gibi. İpuçlarını birleştirerek ilerleyen, iz süren dedektifler gibi merak ve heyecan uyandıran bir üslubunuz var aynı zamanda. Okurunuza bu duyguyu verecek gücü nasıl ve nereden buluyorsunuz?

Yazdığım her cümleyi içsel olarak ben de yaşıyorum. Disparöni’de Feraye’nin ikizi Feryal öldüğünde kendi ikizim ölmüş gibi hissettim, günlerce etkisinden çıkamadım bu ölümün. Yazdığım her olayı kendi duygu durumumda tecrübe ederek yazıyorum. Gücüm belki, acıya açık olma kapasitemden, acıyı tecrübe etme kabiliyetimden. Hayatta da böyledir; acımızla yüzleşip onun derinine inmedikçe onu dönüştüremeyiz.

Yazar için önemli olan yaşanılanı anlatmak değil, anlatılanı yaşamaktır; yazar yazdığı şeyi yazarken yaşamazsa okur hiç yaşayamaz. Merak ve heyecan uyandırması ise, kaynağını hayatın kendi bilinmezliklerinden alıyor. Hayatta bilmediklerimiz bildiklerimizden fazladır ve ben bunu yazdıklarıma da işlemeye çalışıyorum.

Önce bir karakteri görüyor, sonra flashbackle geri dönerek o karakterin neden öyle olduğunu görüyoruz; her geri dönüşte derinleşiyor görümüz, ama bir yandan da, bize daha bilmediğimiz ne çok şey olduğunu duyuruyor. Nitekim derinleşme, insanın soru işaretlerinin artmasıdır. Hem edebiyat hem de hayatta.

Söyleşinin tamamını Okur’un 6. sayısında bulabilirsiniz: https://goo.gl/QhUxKc

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar