OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Kimin Yüzüdür “Dem Yüzü”?

Çayın da, romanın da demlenmişini seviyoruz. Gazeteci yazar Leyla İpekçi de demlenerek ve demleyerek yazanlardan, kendisiyle son romanı Dem Yüzü üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Konuşan: Ahmet Berberoğlu

Yeni kitabınız Dem Yüzü hayırlı olsun. Şöyle başlayalım: Kimin yüzüdür Dem Yüzü?

Adem yüzü. Muhammed (sav) O’nun manası. Külli mana. Nefesiyle bir alem dirilir, bir alem yıkılır gider. Hakkın gözü, dili, eli, ayağı olmuştur O. Alemlere ayna. Her hareketinin zahirde bir yansıması vardır. Niyazi Mısri’nin “Ne yana eğilirsem alem de o yana eğilir.” dediği mertebede artık benliksiz makama ulaşmış, kendi hakikatinin nuruyla kaplanmış insan-ı kamilin yüzü. Ezel ve ebedi şu ana getirmiş, kendinde cem etmiş gerçek erin yüzü. Nefesini sır etmiştir. Kendi kaynağa karıştığı için, ilhamı onun pınarından çekeriz biz yolcular. Her dem onun soluğundan beslenir, suyuyla hararet gideririz. Bilerek ya da bilmeyerek, baktığımız O’nun yüzü. Eksik bakan O’nda noksanları görüyor, tam bakan ise kemâlini görüyor.

Ebu Cehil Hz. Peygambere (sav) gelip “Ne kadar çirkinsin.” diyor. Ebubekir ise “Ne kadar güzelsin.” diyor. İkisine de haklısın diyor O (sav). Çünkü O, halk içinde bir ayna. Herkes bakar bir an görür. Kimi güzel görür, kimi çirkin. Nihayetinde gördüğümüz, kendi nefsimizin o baktığımız anda / o demde büründüğü suret. Hangi mertebeye gelmişsek O’nu görüyoruz. Tabii bu da bizim rızkımız, bir bakıma nefsimizi bilme kabiliyetimizle ilgili bir nasip.

Romanımızın kahramanı Arzu Hanım, Niyazi Mısri hazretlerinin izinde içte ve dışta yaşanan bir yolculuğa çıkıyor, tüm değişim burada başlıyor, temellerinden sarsılıp, “benim” dediği ne varsa söke söke alıyorlar. Nedir talip olduğu ve neden yaşanmalıdır tüm bunlar?

İçimizde ne oluyorsa başımıza da o geliyor. Bizler sanıyoruz ki şurada yaşanılan ayrı, burada olan başka. Kainattaki her şeyle, “her şey” arasındaki bağı göremiyor, kuramıyoruz. Çünkü kesrette kaybolup gidiyor, bir’leyemiyoruz. Arzu, Niyazi Mısri’nin yaşadığı aşka talip oldukça, O’nun başına gelen belaların bir benzeri, bugün kendisini de bulmaya başlıyor. Nedir bela dediğim? Aslında bir ikram. Benim sandığım ne varsa, hiçbir şeyin bana ait olmadığını anlamak. Nasıl anlarım? Vere vere. Canın bile sana ait değil dedirtene dek, sende senin sandığın ne varsa vereceksin. Nihayetinde kalu bela’da belî demişsek, hemen şimdi, bu demde neye rıza gösterdiğimizi bilmeliyiz. Başka türlü ispatı olmaz.

Aşkı çiçek böcek, elma şekeri, pamuk dede kıvamında algılayanlar için anlaması güç olabilir. Ama aşık, asıl olarak belaları kabullenme kabiliyetiyle sınanıyor. Bizler cemal Müslümanı olarak “Yarabbi ne güzelsin.” demekle yetiniyoruz. Ama belalar gelince, celalinden de razı olmakta zorlanıyoruz. Razı olmayı da pasif kalmak anlamında algılamamak lazım. Gerekirse eline silahı da alabilmeli aşık, yeter ki muhatabının Hak olduğunu hiç unutmadan savaşsın. Nefretsiz savaştır, nefse karşı cihadımız. Yani Hak için direniş. Sadece savaşta değil, her an ve her işte Hakla alıp verdiğimizi unutmadan, her şeyde görünenin O olduğunun şuuruyla yaşamaya çalışmak tevhid etme ameli bana göre. Tevhid edemeyen insanlaşamıyor. Halbuki biz insan olmaya, insan-ı kamil olmaya geldik. Bunun şartı aşk. Hem farzı hem nafilesi diyelim.

Bir ve İki var romanda. Bir, birlemiş olan, Tevhid Ehli Âdeme, iki ise ikilikte olan ve yolu bire doğru giden bizlere karşılık geliyor. Başlangıçta karşımıza çıkan Sırrı Bey kayboluyor bir süre, Bir ve İki’yi okuyoruz. Peki, Bir Sırrı Bey, İki Arzu Hanım mıdır gerçekten? Yoksa kendinden kendine midir yaşanan tüm bu haller?

Elbette, bu güzel sorudaki cevabı içinde saklı yorumunuz aslında romanın yapısal olarak da temelini döşüyor. Dem Yüzü’nde Mısri gibi bir büyük Hak dostunun mürşidiyle ilişkisinin izini sürmeye ve bugünün ruhuna, somut gündelik hayatına getirmeye çalıştım O’nu. Bugünün mürid mürşid ilişkisine ışık tutmaya çalıştım, İki ile Bir’in konuşmaları üzerinden. Böyle bakıldığında iki kişilik bir roman. Fakat bir süre sonra, aşkta yani belalarda derinleştikçe İki giderek Bir’e yaklaşıyor, Sırrı beyin yeniden ortaya çıkıp yok olmasıyla da anlıyoruz ki aslında konuşan da susan da kendi. Bir tür kendinden kendine yollanan mektup gibi.

Kısacası hem nefsimizde hem dışımızda / enfüste ve afakta İki’likleri Bir’leme uğraşının romanı oldu bu. Arzu’nun içinde yaşadığı yakıcı gerçeğin dış dünyadaki tezahürlerini fark etmeye başladıkça aşkta tutunması kolaylaşıyor. Kocası Emir, şehit olduğunda bile aşk devam ediyor. Yaklaştıkça gerçeğe, gönlünün alemdeki yansımalarını seyredebiliyor. Yani Arzu’dan başka biri kalmıyor romanda giderek! En son Kabe’de, Sırrı beyin görünüp kaybolmasıyla bu yakıcı gerçeği tam olarak somutlaştırıyor. İşte kendinden kendine diyeceğimiz bu tekniğin biraz olsun açılımı.
Bu aynı zamanda mürşidini yuttuğu an, sen ben / ben sen dediği andır müridin. Tam bütünleşme anı. Tevhidin ispatı. Biz ne kadar kesrette kalırsak kalalım, vücudun bütünlüğünü, varlığın birliğini bilmeden biliyoruz. Bütün bu belalı yolculuk, bu bilgimizin idraki için. Yakîn kesbedebilmek için. Kendi derinliklerine dalıp o eşsiz inciyi çıkarabilmek için.

Bu yolculuğu bir anlamda form / biçim olarak uygulamaya çalışmışsınız.

Evet, aynen öyle. Her bölüm kendi içinde farklı bir okumaya müsait. Kendine ait başlığı bile var. Teması var. Ama nihayetinde bütünün de bir parçası. Gönül akışı. Vahdette kesret. Fakat ne Mısri’yi bir şahıs olarak çözümlemeye kalktım roman boyunca, ne Bir’in izdüşümü olan ve sadece başta ve sonra görünen Sırrı beyin karakter tahlilini yaptım, ne de mesela 15 Temmuz direnişinde şehit düşen Emir’i. Bütün bu karakterler, kendinden kendine yollanan bir mektuptaki eğretilemeler kadar yer tuttu. Bir haller bütünlüğü ile oluşuyor roman. Ne kadarı lazımsa o kadarını kullandım gönül akışı içinde. Hiçbirine bir anlam atfedip yüceltmeyerek, neden sonuç ilişkilerini gözetmek yerine kendiliğinden olanı, gönülden çıkanı formalize ederek bir ahenk içinde ifade etmeye çalıştım. Yer yer şiir oldu o akış, yer yer ansiklopedik bilgiye yaklaştı, bazen bir anı, bazen dua, hayal…

“Şüphe, imanı bozuyor”. A-Dem yüzünden yaşanacak ne varsa. Nasıl mümkün olacak bu? Nasıl bir vesile bulur bir talip, nasıl emin olup teslim olabilir, bunca sahte olanın içinde nedir hakikatin alâmeti?

Resulullah veçhesinden her gelen mürşid-i hakiki öncekini yuta yuta, emaneti sözsüz bir biçimde taşır. Gönülden gönüle kesintisiz sırdır bu. Cemaatlere topluca verilen bir irşad makamı yok. Bunun nasıl olabileceğini ve tabii nasıl olamayacağını da pek çok yönüyle içine aldı bu roman. Özellikle de bugünün menfaat örgütleri haline gelen ve dini tekeline aldığını sanan cemaatler üzerinden.

Kamil insan veya mürşid-i hakiki vesiledir. Yapışmak gerek. Tabii sahtesiyle gerçeğini ayırt etmek her devirde bir sınav. İdmanlı olmak ve neye talip olduğunu bilmek gerek. Musa da olsan nefsini terbiye etmeye bir Hızır gerekiyor. Nefs eğitimi bu terbiyeyi kabul etmekle başlıyor.

Gerçek bir mürşid söylemlerinden değil, manasından belli eder kendini. Dini vaaz etmekten öteye geçer, salikin gönlünü eğitir. Kitapta pek çok yönünü ele aldım. Hızır ile hınzır arasında görünüşte bir harf farkı var ama bu aynı zamanda sayısız harfli bir ledünni dil anlamına geliyor.

Bir mürşidin kudreti ona samimiyetle inananların gücüyle de artar. Velev ki sahte olsun, eğer biz sahih niyet ve sıddıkiyet içinde aşk ile hizmete devam edebiliyorsak, Allah’ın yardımı asla eksik olmaz, o sahte şeyhi bile yola getirir bu dosdoğru duruş bazen. Ya da ecrini verir, boş göndermez Cenab-ı Hak. Mutlaka kavuşturur onu gerçek bir mürşide.

15 Temmuz nasıl dâhil oldu romana?

Bu toprakların mayasında, işitilmeyi beklese de hep içimizde duran ve bir 15 Temmuz gecesi tezahür eden irfan dili, Anadolu irfanı dediğimiz, bir tür Yunus kültürü var. Bu bizim kalbimizin anadili. İçimizdeki halis niyet. Bilmeden, bazen ümmice, bazen de mecazen konuştuğumuz mana. Türkülerden, menakıplardan, kıssalardan, sözlü kültürümüzden bize kalan kulaktan dolma kırıntılar. Fakat işte bir gecede nasıl şahlandı bu aşk, tatbiki olarak gördük. Felsefi bir akım değildir aşk. İlle vücudunda ispat istiyor. “Canım sana feda olsun ya Resulullah” demek sözde değilmiş. 15 Temmuz direnişinde gördük.

Son olarak tüm Arzu’lara ne söylemek istersiniz ?

Kitaptan bir alıntı yapayım: “Hasret buğu ile dağılır uzağa / Kayısı ocakta tüter alev alev / Gelince kokusu gönül şerbetinin / Bir emir olur Arzu, sultanım yaklaşır!”

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?