OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Kişi Okudukça Olur, Oldukça Daha Az Okur

Asıl olan okumak değil olmaktır. Çağımızda okumak, sahip olmak için okumak şeklinde anlaşılıyor.

Konuşan: Furkan Özkul

Yusuf Kaplan nasıl bir okurdur?

Yusuf Kaplan tersinden okur. Ben bir kitabı sonundan okumaya başlarım. Özellikle indeks kısmı benim için önemlidir. Çünkü indeks yazarın ufkunu, çapını, hayal dünyasını dolayısıyla düşünce dünyasının boyutlarını ele veren kodlamadır. İndeksteki kavramların çarpıcılığı okuru kitabın içine davet eder. Ne yazık ki Türkiye’de gerçek anlamda indeks yapan kimse yoktu. Bu açığı fark ederek kısmen Açılım Yayınları’nda yapmaya çalıştık ama daha ziyade Külliyat Yayınları’nda indeks çalışmalarına yoğunlaşma imkanı buldum. Bu husus önem arz etmektedir. Çünkü indeksi yapamayan toplumlar ekseni yakalayamazlar. Düşüncenin, hayatın, dünyanın eksenini yakalayamazlar. Bu iddialı bir söz bunu kabul ediyorum. Ekseni yakalayamamak, anlam ve zihin haritasının bozulduğu anlamına gelir.

Okuma ise kişinin kendini keşfetme çabasının bir sonucudur. Kişi okudukça olur, oldukça daha az okur. Dolayısıyla okumayı sadece zihnin bir çabası olarak düşünmemek lazım. Asıl olan okumak değil olmaktır. Çağımızda okumak, sahip olmak için okumak şeklinde anlaşılıyor. Lacan’ın anladığı şekilde ‘boşluğu’ doldurmak için yapılan bir eyleme indirgeniyor. Belki başka bir ifadeyle gerçeğin izini sürmek değil, gerçekliğin içinde kaybolmak şeklinde de anlaşılabilir. Örneğin insanlar gazete okuyor. Gazete okumalarının sebebi daha çok epistemolojik güvenlik alanları oluşturmaya yönelik. Yaşanan ontolojik güvensizlik duygusunu aşmalarını sağlayabilecek veyahut zannettirebilecek “sahte bir güvenlik alanı” oluşturuyor bu tür bir okuma. Böyle bir dünyada okuma, okuma yapma, okuyor olma güdüsünü kışkırtır. Popüler kültür ürünleri bunun bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Buradan kitap dergiciliğine geçmek istiyorum müsadenizle. Ne düşünüyorsunuz kitap dergiciliği hususunda?

Türkiye’de gerçek anlamda bir tane kitap dergisi çıktı. O da Virgül Dergisi’ydi. Şu an basılmıyor. Okurlar internet üzerinden eski sayılarına ulaşabilir. Virgül, dünya üzerinde çıkarılan birkaç derginin senteziydi. Bunlardan ilki The New York Review of Books, on beş günde bir çıkan bu dergi dünyada entelektüel gündemi belirleyen dergilerdendir. Çığır açıcı metinler içerir. Bu dergide enteresan olarak gördüğüm bir hususta Yahudilerin kendilerini ifade ettikleri, propagandalarını yaptıkları bir dergi olmasıdır. Umberto Eco, Terry Eagleton, İngiliz ve Fransız entelektüelleri de yazar. Son zamanlarda Türkiye’den Orhan Pamuk’un ve Elif Şafak’ın da bu dergide yazıları vardır. Birinci sınıf bir kitap dergisidir. Etkisinden dolayı siyaseti de şekillendirdiği olmuştur. Özellikle dünyadaki aktivist hareketleri de yönlendiren bir konumu vardır.

İkincisi Londra›da çıkan The London Review of Books’tur. Bu dergi dünyada çığır açıcı yazarların ve makalelerin yayınlandığı bir dergidir. Aylık olarak çıkar. Sonuncusu ise yine Londra merkezli çıkan TLS (The Times Literary Supplement)’tir. Bu dergi de edebiyat merkezli tartışmalar yapar. Ve dünyanın edebiyat gündemini belirler. Böylelikle entelektüel gündeme katkıları olur. Bunlara ek olarak New York Times’in, Washington Post’un kitap ekleri vardır. Bunlar da çok iyidir ve entelektüel, siyasi kamuoyunu oluşturan kitap ekleridir. Arap dünyasında kitap dergisi olarak tanımlanabilecek bir dergi yok. Ama iyi dergiler var. Bu dergiler asırlık dergiler. Entelektüel hayatı şekillendirirler. Ancak son dönemde Araplar oldukça siyasallaştıkları için son dönemde entelektüel faaliyetler zayıfladı. Mısır’da, Suriye’de yüz yılı aşmış dergiler kapandı. Yine de iyi kitaplar basılıyor. Özellikle iyi kitapları toplamak için İFAM’dan arkadaşlarla Tunus’a, Libya’ya ve Beyrut’a gittik. Bununla birlikte Arap dünyasında basılan el-Arabiyya dergisi de önemli fikir dergilerindendir.

Köşe yazılarınızda okuma listeleri paylaşmıştınız. Bununla birlikte bir okuma grubu da oluşturmuştunuz. Bu grupla okumalar nasıl gidiyor? Yeni bir okuma listesi paylaşacak mısınız?

Beş aşamadan oluşan okuma listesi toplamda yüz eserden oluşuyor. Bunların kırk tanesini yayınladım. Benim bu listeyle yapmak istediğim mevcut eğitim sistemini çökertmektir. Çünkü mevcut eğitim sisteminin nasıl sömürgeci, yetenek öğüten, son derece sığ, yüz elli iki yüz sene öncesinde kalmış buna ek olarak nasıl berbat bir eğitim bir sistemi olduğunu göstermek istiyorum.

Bu listenin birinci aşamasında dert sahibi yapmayı hedefliyoruz. Tabi öncelikle üç temel hedefimizi de dile getirmek gerekiyor. Bunlar; medeniyet perspektifi kazandırmak, müslümanca düşünme melekesini geliştirmek son olarak dil zevki kazandırmaktır. Dil zevkinden kastımız ise Türkçedeki kelimeleri kavramlara dönüştürebilecek bir yetenek kazandırmak şeklinde de ifade edilebilir. Birinci aşamadaki yirmi kitapla neticelerimizi almaya başladık. Sezai Karakoç’la başlayıp Aliya İzzetbegoviç ile bitiriyoruz. Beş ana kitabı ikinci bir defa daha okutuyoruz. Bunlar da Sezai Karakoç’un İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet; Tanpınar’dan Beş Şehir; Cahit Zarifoğlu’ndan Yaşamak ve Aliya İzzetbegoviç’in Doğu-Batı Arasında İslam kitaplarıdır. Biz bu okuma listeleriyle bir ‘zihin temizleme işlemi’ yapıyoruz. Aslında pedagojik bir faaliyet olarak değerlendirilebilir.

Sizin kendinize özel bir okuma tekniğiniz olduğunu biliyoruz. Bundan bahsedebilir misiniz?

Bir yatay okuma vardır bir de dikey okuma vardır. Yatay okuma giriş kitaplarıdır. Okuru ana metinlere yönlendirir. Dikey okuma ise kişiyi ihtisas sahibi yapacak ana metinleri, kurucu metinleri okuyacakları düzlemdir. Türkiye’de ne yazık ki okuru yönlendirebilecek giriş kitabı niteliğinde çok fazla eser yok.

Kalemlerin de bir dünyası vardır. Onların taşıdığı da bir anlam vardır. Örneğin ben tükenmez kalemle yazan adama iyi gözle bakmam. Benim nazarımdan tükenmez kalem şiddeti temsil eder çünkü silinmez. İspirtolu kalem şehveti temsil etmesinden dolayı daha da tehlikelidir çünkü sayfaya çirkin bir biçimde yayılır. Ancak kurşun kalem diğerleri gibi değildir tevazuyu, nezafeti, nezaketi temsil eder. Geri dönüşü vardır, silinebilir.

Benim okumalarımda kullandığım dört tane kalemim var. Yeşil, kırmızı, mavi ve siyah. Yeşil ile kilit kavramları, kırmızı ile önemli yerleri, mavi ile atlanmaması gereken yerleri çizerken, siyah ile de kitabın sağına alınan notları yazarım. Önce sayfayı okurum ardından altı çizilmesi gereken kavramları tespit ederim ve o kavramları önemine göre bu kalemlerden biriyle çizerim. Tabi çizerken de kalıp halinde bir paragrafı baştan sona çizmem. Benim için sayfada önemli olan kavramlardır. Bu da beş ya da altı tane kavram olur. Sonrasında sayfayı veyahut kitabı tekrar tekrar okurum. Zaten okumada asıl olan çok okumak değil esaslı okumaktır. Tekrar tekrar sema edercesine okumak gerekir.

Sizi etki altında bırakan, tabiri caizse hayatınızda dönüm noktası olan kitaplar var mı?

Olmaz mı? Var tabi. Gazzali’nin Mişkat’ul-Envar’ı bunlardan biridir. Tekrar tekrar okuduğum kitaplardandır. Bu kitap İslam düşünce geleneğinin üç ana damarı olan ilim, irfan ve hikmetin hem misali hem de timsalidir. Bu eserin öxnemli yönü, özgün İslam düşüncesinin tohumlarını barındırmasıdır. Bir tür ümmileşmenin sonucudur. İbn-i Arabi gibi bir zatın da tohumu olarak nitelendirilebilir. Bunun dışında batı dünyasından Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı ve Deccal benim için önemli eserlerdir. Nietzsche de çağı tanıyıp çağı tanımamak yönüyle ümmidir. Bu arada ilk basamağı teşkil eden “çağını tanımak” entelektüel bir faaliyetken ikinci basamak olan “çağını tanımamak” poetik bir karşı çıkıştır. Tekil eserlerden ziyade okurlara Gazzali’nin, Razi’nin, Şehristani’nin eserlerini okumalarını tavsiye ediyorum. Çünkü bu isimler Müslümanların kaybetmiş olduğu zihnin, zeminin ve zamanın yitirilmesine karşı bir cevaptır.

Sizin öncüsü olduğunuz Külliyat Yayınlarından çok kıymetli eserler yayımlandı. İyi bir manifestonuz vardı. Sonra bir müddet yayım olmadı. En son Hegel’in Tarih Felsefesi’ni çevirdiniz. Bu kitabın çeviri sürecininden bahsedebilir misiniz?

Türkiye’de yüz yıldır işlenen en büyük cinayet dil devrimidir. Dil devrimi; dilin sekülerleştirilmesi, İslami ruhunun, muhtevasının yerle bir edilmesidir, bir tür cinayettir. Örneğin kuram, teorinin yerine kullanılmaktadır. Ancak teori kutsal ile bağı da ifade eden bir kavram iken kuram bu derinlikten yoksundur. Teori kelimesi Grek- Latin kökenli bir kavramdır. Batı’da her dilde bu kavram kullanılır. Kökeni itibariyle tanrısal bir tarafı vardır. Siz kuram kelimesini kullandığınızda o tanrısal bağı koparmış olursunuz, dolayısıyla dili sekülerleştirirsiniz.

Türkçeyi Türkçe yapan Kur’an Arapçasıdır. Türkçeyi Kur’an Arapçası ile buluşturan kişi ise Hoca Ahmed Yesevi’dir. Türklerin İslam’ı kabul etmeleri kolay olmadı. Çünkü haricilerin, mutezilenin cirit attığı Türkistan coğrafyası bu geçişi zorlaştırmıştır. Bu durumu fark eden Hoca Ahmed Yesevi, Türklerden önce Türkçeyi müslümanlaştırıyor. Türkçeyi irfan üzerinden müslümanlaştırıyor. Dildeki sadelik deruniliğin gizli olduğu yerdir. Bu nedenle irfani gelenek çok önemlidir. Benim çeviride dikkat ettiğim husus da budur. Tarnas’ın, Nietzsche’nin ve son çevirdiğim Hegel’in eserinde de kullandığım metod bu irfan geleneğinden beslenir. Özellikle Tarnas’ın metni önemlidir. Bizim düşünce dilimizle Batı düşünce dilini karşılaştırarak çevirdim. Dolayısıyla metnin orjinalliğini muhafaza etmek suretiyle bir müdahalenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?