OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Kitaplar Masumdur Yazarlar Değil

Mehmet Lütfi Arslan

Önce söz vardı. Buna anlam da diyebiliriz. Varlık anlamla iç içeydi. Sonra araya şeytan girdi. Kastı varlığaydı. Bunun için anlamı iğfale yeltendi. Açık seçik olanı örttü, perdeledi, araya şüphe soktu. Varlık anlamdan koptu. Kopuş, düşüşü getirdi. Düşülen yerde izah ihtiyacı doğdu. İzah olmalıydı ki varlık anlam bulsun. Ama heyhat. Varlık bir kere anlamdan ayrılmıştı. Her yeni nesil ve izahta aradaki uçurum derinleşti. İzah arttıkça anlam çetrefilleşti. Varlık anlamdan, anlam varlıktan iyice uzaklaştı. Kitap işte bu hengâmede doğdu.

Kitabın niyeti iyiydi muhtemelen. Birbirinden iyice uzaklaşmış anlam ve varlığı iki kapak arasında buluşturmak istemişti. Ama nafile. Her kitap çabası varlığa biraz daha irtifa kaybettirdi, çünkü her yeni kitap anlam ile aramızı bir kat daha perdeledi. Şimdi elimizde yığınla kitap var ama anlam müphem ve muğlak, varlık ise muallaktadır. Şu soru ne kadar meşru bir sorudur: Anlamdan bu kadar uzaklaştıysak kitaplar ne işe yarıyor? Anlamla aramıza girmek için mi varlar, bizi anlamla buluşturmak için mi? İkincisi için her harekete geçişlerinin birincisine neden olduğunu görmemek mümkün mü? Masum olduklarını varsayarak çoğalmalarına göz yummak ne kadar gerçekçi? Çoklukları masumiyetlerini gölgeliyor. Deniz suyu içer gibiyiz, içtikçe yanıyor, yandıkça daha çok içmeye yelteniyoruz.

Masum Değiliz Hiçbirimiz

Hadi kitaplara fazla haksızlık etmeyelim, sonuçta kitap yok, insanın anlam arayışı var. Farklı anlam kurgularının sahnesi olarak kitaplar masum olabilir. Ama biz değiliz. Kitapları bu kadar çoğaltan, dolayısıyla sözü bir kakofoninin içerisinde işitilmez kılan biz değil miyiz? Biz derken tüm âdem neslini takbih etmeyelim; yazarları kastediyorum. Evet, yazarları kitaplar kadar temize çıkarmak kolay olmayabilir. Yazar sadrındakini satıra dökmüş, dolayısıyla eylemini hepimizle paylaşmış insandır. Taammüden işlediği ortadadır; hepimiz şahit olmuşuzdur, anlamla aramıza kendisini koymuştur. O cürm-ü meşhut elden ele, zihinden zihne, sadırdan sadra dolaşan kitabıyla sabittir. Sözü çoğaltmış, anlamla aramıza girmiş, anlamı bulmak kastıyla kendisine müracaat eden bizi kendisi ile baş başa bırakmıştır. Sözü anlamak, anlamı yaşamak ve o hayatla dünyayı aşmak derdi çeken bizlerin önüne yazarla sözü ayırmak gibi büyük bir sorun daha çıkmıştır. Söz ne kadar yazarınındır, ne kadar asli kaynağındandır? Bunu bilemezsek, sadra şifa olmasını beklediğimiz söz zehirleyebilir. Alıp dünyayı aştırması beklenen söz, bizi, kalıp gitmek istemeyen bir dünyalıya dönüştürebilir.

Anlama muhtaçsak, kitapsız yapamayız. Ama kitabın anlama yaklaştıranını bulmamız, anlamdan uzaklaştıranından sakınmamız şarttır. Bu da yazarla yüzleşmemiz gerektiğini gösterir. Kitabı değil yazarı sorgulayacaksak, elimizde bir kıstas var mıdır? Doğrusu yazarın samimiyet ve içtenliği ile maruz kaldığına karşı tavrının böyle bir mahiyeti olduğunu düşünebiliriz. Bir diğer ifade ile yazarın sıdk u samimiyeti ile sulhu temindeki gayreti anlamla aramıza girişinin meşruiyetini temin edebilir. Sıdk; yazarın kendi ile barışık, samimi ve dürüst yanını, sulh; kendi dışındakine karşı duruşunu ve tavrını ifade eder. Bir diğer ifade ile muhtaç olduğumuz sözü bize ulaştıran yazar, hem kendi içinde tutarlı, içindeki şaşmaz pusulanın gösterdiğine uyan bir karakter iken, diğer taraftan maruz kaldıklarına karşı sulh, adalet ve merhameti temsil eden bir şahsiyettir. O, Kur’an’da geçen iki isimlendirmeden ilham alarak söyleyeceksek; hem sadık, hem de salihtir.

Yazının tamamını Okur’un 5. sayısında bulabilirsiniz: https://goo.gl/QhUxKc

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?