OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Marx ile Wallerstein’i Hece’lemek

Mustafa Özel

Türkiye’nin 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki en önemli kültür olaylarından birinin Hece Dergisi’nin iki ciltlik “Karl Marx Özel Sayısı” olduğunu söylesem abartı mı olur? Hayır! Lise ve üniversite yıllarımızın (1970-80) “muhafazakar çevresi” için en netameli üç ismin birincisiydi Marx; diğerleri Darwin ile Freud. İlki “Din afyondur.” diyor, ikincisi atamızın maymun olduğunu söylüyor, üçüncüsü ise aslında hâlâ hayvan olduğumuzu ilan ediyordu.

Muhafazakar tepki haksız değildi; çünkü “yenilik çevresi” başta bu üç düşünürünkiler olmak üzere, “iman ettikleri” bütün “teorileri” dinin yerine geçirmişti. Böylece saçma bir “Evrim mi, Yaratılış mı?” tartışmasının içinde bulmuştuk kendimizi. Aslında iki taraf da, Şakir Kocabaş’ın deyişiyle, aynı gramatik hataların tuzağına düşmüştü: Evrimciler teorik kelimeleri dini bir gramer içinde kullanırken; Yaratılışçılar dini terimleri teorik bir gramer içinde dillendirmeye çalışıyordu. Dindarlar inançlarını bilim olmaya zorlarken; bilimperestler de kuramsal yaklaşımları inanç haline getiriyordu.

Marx’ı “Türk Sağı”na sempatik gösteren ilk düşünürümüz Cemil Meriç oldu. Ondan önce Nurettin Topçu “İslam Sosyalizmi” nden söz etmiş olsa bile, Meriç’e kadar korku perdesinin kalkmadığını düşünüyorum. Benim Marx’ım ise Wallerstein idi. Gerçi ondan önce Braudel’e aşina olmuştum. Fakat Braudel hiç ütopyacı değildi; gençlik hülyalarımıza cevap vermiyordu. Wallerstein hem Barudel’in uzun vadeye odaklı “geçmiş” yorumunun hakkını teslim ediyor, hem de Marx’ın “gelecek” tasarımlarının önemini vurguluyordu. Jeopolitik ve Jeokültür tercümeme solcuların pek iltifat etmediğini kendisine söylediğimde şöyle demişti: “Aldırma! Beni sol cenahın çevirdiği ülkelerde de sağcılar görmezden geliyor. Kavramların duvarları aşacağına ve toplumlar/kültürler arasında deveran edeceğine inanıyorum!” Ramazan Yelken de Hece’nin sunuş yazısında aynı hakikatı dillendiriyor: “Bu sayının amaçlarından biri de farklı Marx ve Marksizm algılarını tartışmaya açarak, farklı kesimler arasındaki ‘derin ilişkisizliğe köprü’ (olmaktır).”

İlerlemeye İman Etmek

Jeopolitik ve Jeokültür’e yazdığım önsözde (1993), Braudel her şeyin tarihçisi ise, Wallerstein de her şeyin kuramcısıdır diyordum: “Sosyolog ve iktisat tarihçisi, daha doğrusu, tarihsel-sosyal bilimci. Bilim ile siyaset arasında sarih ve başı dik bir bağlantı olması gerektiğini; bunun nesnelliğe giden biricik mümkün yol olduğunu düşünüyor. İlerlemeci bilim anlayışına Sol’dan yöneltilen en ciddi eleştiri Dünya-Sistemler analizidir. Wallerstein, Aydınlanma düşüncesinin ve genelde Newtoniyen-Baconien Batı biliminin sağlam öncüllere dayanmadığını ve bugün ciddi bir kriz içinde bulunduğunu başarıyla ileri süren bir mütefekkir. Türk sağı menşe-i efkar korkusunu atamadığı, Türk solu ise “bilimsel” sosyalizme ve İlerlerme’ye imanını hâlâ sürdürdüğü için Wallerstein onları hakkıyla etkileyemedi. Müslüman okuyucu bu kompleksleri çoktan aşmış bulunuyor. Her hususta hemfikir olmasak bile, yaşadığımız hayatın mahiyetini kavramada ufuk açan hocalara kapılarımız ardına kadar açık.”

Böyle diyordum ama, aradan geçen çeyrek yüzyılda Wallerstein’in kitapları sağda ve solda bolca okunsa bile, düşünce dünyamızın üretken bir parçası haline gelemedi. Temmuz ayında, Jeopolitik ve Jeokültür’ün son baskısından Twitter’da yaptığım alıntıya gelen bir tepki, halimizi özetliyor gibidir. Alıntı şuydu: “Avrupa’nın iki meselesi var: Rusya ve Türkiye. Rusya meselesini çözeceklerdir, çünkü bu onların meselesidir. Türkiye meselesine cevap vermek ise, Avrupa’nın kendini çokkültürlü bir bölge olarak algılamaya hazır olup olmadığına bağlıdır. Bu henüz kararlaştırılmış değil.” Gayet iyi niyetli olduğunu düşündüğüm “takipçimin” tepkisi şöyleydi: “Hocam, Wallerstein mi kaldı? Bir modaydı ve geçti gitti!”

Yazının tamamını Okur’un 11. sayısında bulabilirsiniz: bit.ly/2kuIOqy

Bu yazıyı paylaş
Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?