OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Niyet Ettim Okumaya

 

Evvelen bismillah, ahiren dua: OKUR hayırlı olsun. Kitap dergisi bir ihtiyaçtı. Bilgi bombardımanı altındaki okura doğru kitapları işaret etmek açısından da, okuyamayana neler kaybettiğini göstermek açısından da… Ama daha önemlisi kitabın haysiyet, mehabet ve faikıyetini koruma gayretidir ki işte buna soyunmak tam bir serdengeçtiliktir. Ortalık sanal ekran ve içerikleri takdis eden şövalyelerle kaynıyor. Kitaba, matbuata ve selüloz kokusuna rağbet azaldı. Bu böyle oldu diye dijital dünyanın “miş” gibi yapan ve yaşatan görüntülerine teslim olacak değiliz. Biz hayalin değil rüyanın meftunuyuz. Kendisinde kaybolduğumuz sanal gerçekliklerde değil, satır satır, cümle cümle genişlettiğimiz tasavvur dünyamızda yaşayalım istiyoruz. İşte bu yüzden ısrarla ve hala kitap diyoruz. Kitap bizim son adamızdır. İnsan olmak, insan kalmak ve insana ulaşmak kitapladır. Saadetimiz de felaketimiz de kitaptan geçiyor. O yüzden biz kitabı öneriyor, kitaba çağırıyoruz. Çabamız; kitap eksenli, kitap merkezli bir hayatı cazip kılmak içindir.

Hayat kitap merkezli olmalıdır, çünkü dünyaya “oku”mak için geldik. Okumak iki boyutludur. İlki hayatı, hadiseleri, dışarısını ve belki sadırları okumak, ikincisi satırları okumak… Kitabımızın indirilen ilk ayetlerinde “oku” fiili zaten, ilginçtir iki defa geçer. “Yaratan Rabbi’nin adı ile oku ki O insanı “alaka”dan yarattı” ayetindeki “oku” fiilinde yaratılışa yapılan atıf okumanın hadiseleri, yaratılışı ve dış dünyayı okumak şeklindeki nev’ini hissettirirken “Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir” ayeti kalem, kağıt ve kitap ile tahsil edilen okumayı çağrıştırır.

Okumanın bu iki nev’i de hayatımızın tadıdır. Kitaptan dışımıza, dışımızdan kitaba gidiş gelişlerimiz bize nereden gelip nereye gittiğimizi öğretecek doyumsuz bir yolculuktur. Ve aslında bu yolculuk bir yazarlık sürecidir. Yazdığımız başka bir şey değil sadece ve sadece kendi kitabımızdır. Gün gelip de yazım bittiğinde kapak kapanacak ve istirahata çekileceğiz. İstirahat sonunda bir ömür yazmak için uğraştığımız kitabımızın elimize tutuşturulduğuna şahit olacağız ve “oku kitabını!” hitabını duyacağız. O yüzden fırsat elde iken ne okunacağı ve nasıl okunacağı bizi rahatsız etmeli. “Kitap Okuma Kılavuzu” işte bu rahatsızlıkla kaleme alınmış düşünce temrinlerinden oluşacak.

İnsanları okumakla ilişkileri bağlamında üçe ayırabiliriz; okuyanlar, okumayanlar, okumayı arzulayanlar. Okuyanlar bir yola girmiş bahtiyarlardır. Her okuyanın bahtı açık mıdır? Muhtemelen hayır. Ama bu yolcunun bir yol tutturduğunu teslim etmeliyiz. Okumak, yürümeye ve bir yere ulaşmaya niyet etmek demektir. Niyet, samimi ve içtense varılacak yerin makbul ve güzel bir yer olduğunu da umabiliriz. Şunu da belki: Okuyanlar, okumaktan mananın ne olduğunu bir şekilde öğrenmesi muhtemel seçkinlerdir. Zaten okumak denen o serüveni muhteşem kılan da kişiyi er ya da geç hakikatle buluşturabilecek bir potansiyel taşımasıdır.

Okumayanlar herhangi bir yol tutturma kaygısı içerisinde olmayanlardır. Olsalardı okurlardı değil mi? Başka yol yok çünkü. Onların bu kaygıya düşmedikleri müddetçe yola gelmeyeceklerini düşünebiliriz. Ne eseftir ki okumayanlar yolsuz kalmaya razı olanlardır. Yolsuz kalmaya razı olana ne yoldaş bulunur, ne de yoldaş olunur.

Ya kitap okumayı arzulayanlar? Bunların en önemli özelliği nereden başlayacaklarını bilememeleridir. O yüzden gördükleri her kalem erbabına “nereden başlamalı” sorusunu sorarlar bu gruptakiler. Kitap Okuma Kılavuzu öncelikle yol nasıl düşeceğini bilmeyenlere hitap ediyor. Yolu bulmuşlar için belki sağlama yapma ya da yolu sağlama alma imkanı verebilecekken, yolsuz kalmaya razı olanlar için bile bir yol arama kaygısının devam etmesi gerektiğini anlatmayı amaçlıyor.

Yola düşmeye niyet edenler peşinen bilsinler ki bu köşe kitap önerme köşesi değildir. Böyle yapmanın faydadan hali olduğunu düşünmüyor, aksine yola koyulmak niyetinde olanların yapması gereken daha önemli işler bulunduğuna inanıyorum. İlk önemli iş şudur: Kitap okumayı arzulayanlar, her şeyden evvel niye kitap okumak istediklerine dair niyetlerini tashih etmeliler. Niçin yola koyulacaklar? Neden okuyacaklar? Okumaktan muratları nedir? Okumakta ne fayda umuyorlar? Okumak fayda umulacak bir şey midir? Yoksa bizatihi okumak bir fayda mıdır?

Bu sorularla cebelleşmek kolay değil. Bunun gerekli olmadığını düşünenler de çıkabilir. Soruların niyetimizi düzeltmek açısından anlamlı olduğuna inanırım. Ama doğrudan okuma serüveninin içine dalmak isteyenler de nasipsiz kalmaz elbet. Öyle ya da böyle başlangıçta yapmamız gereken şey bellidir. O da emre uymaktır. Emir ne, yukarıda değindik: “Yaradan Rabbinin adıyla oku!” Madem nedenini, niçinini sorgulamadan okumaya başlamak istiyorsun, o halde seni yaratan, yoktan var eden, kalemle yazmayı öğreten Rabbini anarak, yani yapacağın işi onunla irtibatına raptederek oku!

Sorarak ve sorgulayarak başlamış bir okuma heveslisinin bilmesi gereken önemli bir nokta daha var. Her kitabın bir kaderi var. Her kaderin ise bir kitabı. Kitabın kaderi muhatapla buluşmaların ya da buluşamamaların esrarengiz çetelesinden oluşur. Kaderin kitabı ise tüm sırların açığa çıkması ile derilir. Kaderimizin kitabına okuduğumuz kitapların kaderinden izler düşer. Kim bilir, nerede, ne zaman bir yazarın gönlüne düşen filiz bizim kitabımızda boy verir. Düşer toprağımıza, dallanır, budaklanır. Kim bilir belki bizim kitabımızla da sınırlı kalmaz. Dalları göğe uzanan ulu bir çınar gibi başka kaderlerin kitaplarına da düşer gölgesi. Kitapların kaderinden bizim kaderimize, bizim kitabımıza yol çizilir.

Her gün üç binden fazla kitabın basıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Kitaplar, kitaplar, kitaplar… Sayfalar dolusu. Hükümle dolu. Ne söyler, kime ne anlatmak isterler, bunu düşünmek gerek. Kitabın satır aralarını okumak gerek o yüzden. Orada kol gezen sevinçleri, hüzünleri… Başımızı kaldırıp yazarının gönlüne nazar edebilsek neler görürdük? Neye sevinmiş, neye üzülmüş, bunu anlamaya çalışmak lazım. Belki bunu bilebilseydik, böyle kaygısız, yine böyle umarsız okumaya devam edemeyecektik.

Biz devam edeceğiz; umarak ve kaygı duyarak…

 

Mehmet Lütfi Arslan – mehmetlutfi@gmail.com

Bu yazıyı paylaş
Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?