Genel

Tarihsel ve Sosyolojik Bilinç Tarihi Bir Tekerrür Olmaktan Çıkarabilir

Share this post

Alev Erkilet

Konuşan: Emine Tokatlı, Gülnur Yıldız

Toplumsal Yapı ve Değişme Kuramları, Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Mazlum Doğu’nun Mağrur Çocukları, Eleştirellikten Uyuma, Kenti Dinlemek gibi kitapların yazarı 1962 doğumlu sosyolog Alev Erkilet ile kitapları üzerinden modern Doğu’yu, İslamcılık’ı, küresel kapitalizmi ve kentin sesini konuştuk…

Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler adlı kitabınızı ilk yayınlamanızın üzerinden 20 yıl geçti. Bu süre içerisinde tabiri caizse Ortadoğu’da “çok sular aktı.” Bunları ikinci bir kitapta anlatmayı düşünüyor musunuz?

Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler yalnızca bölgede olan bitenlere dair bir anlatı değil, bir Ortadoğu tarihi de değil. Öncelikle İslami hareket olgusunun sosyolojik bir perspektiften ve ama bilinen sosyolojik, ekonomik, psikolojik indirgemeciliklere ya da Avrupa ve batı merkezciliğe düşmeden nasıl ele alınabileceğine dair bir kuramsal tartışma içeriyor.

İkinci olarak, alanda mevcut toplumsal hareketleri İslamcılık nokta-i nazarından nasıl tasnif edebileceğimize dair bir inceleme denemesi. “Hangi temel kriterler bir toplumsal hareketi İslamcı kılar?” sorusuna cevap arıyor. Bugün İslami vasfı olan her tür harekete İslamcı etiketinin yapıştırılmasının neden doğru olmadığına ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Üçüncü olarak Sünni ve Şii dünyanın bugün hâlâ omurgasını oluşturmaya devam eden İslamcı geleneklerin doğuşunu, fikriyatını, örgütlenme biçimlerini ve toplumsal olayların etkisiyle geçirdikleri dönüşümleri izliyor. Aslında devrim sosyolojisiyle doğrudan ilintili bir soruya cevap arıyor: İran, Mısır ve Türkiye’de İslami hareketler mevcutken devrim neden İran’da oldu? Bu kitabın sosyolojik söylem ve düzlemini sonraki üç kitabımda devam ettirdim ve Ele Geçirilemeyen Toprak Kuzey Kafkasya kitabında İslamcılığın Kafkasya’daki serencamını ele aldım. Eleştirellikten Uyuma ve Mazlum Doğunun Mağrur Çocukları’nda da hem İslamcılığı tanımlamaya devam ediyorum hem İslamcı portreleri ele alıyorum hem de Türkiye’de ve dünyada meydana gelen değişimlerin etkilerini izlemeye çalışıyorum. Süreç devam ediyor kısacası.

28 Şubat, 15 Temmuz, FETÖ ve İŞİD benzeri tecrübelerden sonra Türkiye’deki dindar camialarda “İslami hareket” lerden çekinilmeye mi başlandı?

İşte tanımlama tam da bu noktada önemli oluyor, az önce dediğim gibi “İslami” kimliğini görünür kılmaya çalışan her oluşum İslamcılık çerçevesinde tanımlanamaz. Bu ayrım önemli ve temel bir ayrımdır. Mesela İslamcı hareketler için “gerçek İslam arayışı” çok önemli bir yer tutar. Kur’an ve sahih Sünnet merkezinde durulması ve “gelenek” içine katılıp karıştırılmış her tür hurafenin, bağnazlığın, kadın-karşıtlığının, bağımlılık biçimlerinin, erkek ve kişilere koşulsuz itaatin reddi söz konusudur. Özgürlük ve bağımsızlık arayışı temeldir. Eleştirel bakış ve bu kriterler muvacehesinde bir değerlendirme ve sorgulama kabiliyeti olduktan sonra çekinilecek bir şey kalmaz.

Arap Baharı’yla beraber Ortadoğu’da büyük değişimler yaşandı. En son Suriye’de yaşanan Esed zulmü ve iç savaş neticesinde epeyce insan ülkemize ve batı ülkelerine doğru göç ettiler. Bu durum mevcut sosyolojiyi epeyce değiştiriyor değil mi?

Öncelikle şunu söylemek gerekir, kurulu düzenler Arap baharının kazanımlarını geri alacak şekilde sahneye döndüler. Tunus istisna tutulacak olursa -ki bunu da tartışabiliriz aslında- diğer ülkeler istibdatla (askeri ya da değil), kaosla mücadele ediyorlar. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu ülkeler uzun zamandır diktatörlükler altında yaşıyorlardı ve bu nedenle de tabanda çok kuvvetli bir yapısal değişim arzusu vardı. Bu değişimin Arap baharıyla geleceği umuluyordu. Buharını atamayan düdüklü tencere misali bu devrimci enerji, bu dip dalga Arap Baharı ile birlikte patladı ama toplumu gerçekten değiştirecek bir devrime evrilemedi. Bu, örneğin Mısır’da İhvan’ın mecliste kaç sandalye alması gerektiğini vazeden ve İslamcı bir iktidarı ne olursa olsun önlemek arzusundaki ABD ve Avrupa’nın, saltanat yönetimlerinin İslami perspektiften sorgulanmasına dayanamayacak olan Suudi Arabistan gibi ülkelerin müdahalesi ve ülkenin ekonomik kaynaklarını, üretimlerini elinde bulunduran ordunun gücü nedeniyle böyle oldu. Bu noktada sorunuza dönecek olursam, gelecekte batıdan dönecek olan kesimlerle, ülkede kalan ve kendini tahkim eden istibdadın zulümleri altında inleyen kesimler birlikte ve yeniden özgürlükçü bir Orta Doğu’yu inşa etmeye çalışmalıdırlar. Bu olmadığı sürece, Müslüman dünya, dışa bağımlılık, istibdat, yoksulluk ve şiddet sarmalında bir kısır döngüde kalmaya mahkum olur.

Şunu demek istiyorum, gelecek öylece kendiliğinden gelecek değildir. İnsan kendi geleceğinin mimarıdır, gelecek dünyayı yaratacak olan bizim eylemlerimizdir. Tarihsel ve sosyolojik bilinç, tarihi bir tekerrür olmaktan çıkarabilir.

Söyleşinin tamamını Okur’un 11. sayısında bulabilirsiniz: bit.ly/2kuIOqy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar