OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Terry Eagleton’un Kültür’ü Üzerine Notlar

Ayhan Koçkaya

Terry Eagleton’un Kültür kitabı Oscar Wilde’dan Swift’e, Edmund Burke’ten, Marx’a kadar birçok düşünürün ve eserin arasında dolaşması hasebiyle tipik bir Terry Eagleton eseri aslında. Kültürün günlük hayatımızda neye tekabül ettiğini anlamaya ve tartışmaya çalışan kitap, henüz başlarda, gündelik hayat ile olan temasını kültür ile uygarlık arasında kurduğu ikilemle sağlamaya çalışıyor diyebiliriz.

Eagleton kültürün dört farklı anlamı üzerinde duruyor kitapta: Sanatsal ve düşünsel eserler toplamı, ruhsal ve zihinsel gelişim süreci, insanların hayatlarına yön veren değerler, gelenekler, inançlar ve simgesel pratikler, bütün bir hayat tarzı. Bu kadar geniş bir anlama sahip olan ve hayatı hemen hemen tamamıyla ihata eden bir içeriği bulunan kültür kavramı üzerindeki tartışması boyunca Eagleton, Raymond Williams’a da kimi atıflarda bulunuyor. Örneğin kültürün sürekli “genişlemekte olduğu” düşüncesi Raymond Williams’ın Kültür ve Toplum kitabına temasla üzerinde durduğu bir düşünce. Kültür ile uygarlık ikileminde bu iki kelimenin sahip olduğu anlamlardaki değişimin izini (kısaca) sürdüğü pasaj da Williams’ın yapmaya çalıştığı şeyi akla getiriyor aslında. Zira “kültür fikrinin ve bu sözcüğün genel modern kullanımlarının” tarihi seyrini incelediği Kültür ve Toplum’da Williams, çıkış noktası olarak şu beş kelimeden hareket etmektedir: Sanayi, demokrasi, sınıf, sanat ve kültür.

Kültürün Genişlemesi

Eagleton’un kitap boyunca kültür kavramını tartışırken verdiği örnekler, T. S. Eliot’un kültür tanımıyla düşünsel bir yakınlık içerisinde olduğunu gösterir. Zira, kendisinin de yer verdiği gibi Eliot için kültür bir halka özgü tüm faaliyetleri ve ilgi alanlarını kapsar. (Biz bunu Eagleton’un, “Demek ki kimi durumlarda ‘kültür’ kelimesini toplumsal varlığı bütünüyle genişletmek makul bulunabilir.” ifadesinde görürüz.)

İçi gündelik hayata dair atıflarla doldurulan ve zenginleştirilen (ki Eagleton, Williams’ın “kültürün genişlemesi” fikrine uzak değildir) kültür ve kültürün karşısında yer alan uygarlık biçim ve muhteva ile ilişkilidir.

Bir posta kutusu örneğini verir Eagleton. Evimizin önündeki posta kutusu uygarlığın bir gereğidir ama bir posta kutusunun ne renge boyanacağına nasıl karar veririz? İşte uygarlığın bu malzemesine nasıl bir şekil vereceğimiz kültür ile alakalıdır. Ona göre kültür bizim organik halimize tekabül eder. Dolayısıyla bir kabile toplumu için de kültürden bahsedebiliriz. Uygarlık ise maddi olanla manevi olanın birleştiği safhadır Eagleton’da. Kimi alıntılarında ise uygarlığın kültürün terk edilmesiyle geçilen bir safha olduğunu görürüz. Bu noktada elbette Hobbes ve Rousseau’ya yer verilmektedir. Şu halde uygarlık, kültürün yozlaşmasından veya insanların daha iyi günlerini geride bırakıp, bir kopuş yaşadıktan sonra vasıl oldukları bir alandır. Bu haliyle bir olgudur uygarlık. Kültür alanı daha fazla samimiyetin olduğu bir alanken, uygarlık bizim yapmacıklarla kendimizi bezediğimiz bir olgudur diyebiliriz.

Dünyanın Estetize Edilmesi

İnsan imalatı bir dünyada kültür, bu dünyanın estetize edilmesi için önemlidir ve uygarlık insan imalatı olan bir dünyaya işaret etmektedir. Öte yandan bu dünyanın herkesin eşit dereceli katılımıyla inşa edildiğini söylemek sadece bir naiflikten ibaret olabilir. Herkesin eşit katılımıyla şekillenmeyen bu (uygar) dünyanın içinin nasıl doldurulacağına dair bize (kısmi de olsa) bir hürriyet bahşeden insani özdür Eagleton’un kültürü. Şu halde uygarlıkla kültürün birinin diğerini dönüştürdüğü veya en azından ikincisinin birinciye direniş gösterdiğini söyleyemez miyiz?

Yukarıda bahsedilen kitabında Raymond Williams, kavramların içini yeniden dolduran, İngiltere’deki Sanayi Devrimi’nin “karşıtlıklar” içerisindeki halet-i ruhiyesinden bahseder. Tıpkı bunun gibi, bizim dünyamızın da belki kültür ve uygarlık karşıtlığı içerisinde şekillendiğinden bahsedebiliriz o halde. Belki de uygarlığın buyrukları kültürün özgeciliği ile tesviye ediliyordur.

Son olarak, Eagleton’un Kültür isimli kitabının, üzerinde belki de en çok durulması gereken kısımlarından birisi de sosyalizm konusuna yaklaşımıyla alakalıdır. Kitapta sosyalizmin emekle ilişkilendirilmesine karşı çıkılır. Zira sosyalizm “emekle” ilgili değildir. Boş vakitle ilgilidir. Emekse zamanla ortadan kaldırılması gereken bir insani faaliyettir ve Eagleton’un tam da bu noktada kurduğu analoji akıllarda kalıcıdır: Psikoterapi için hedef terapi sürecinin bir an önce ortadan kalkmasıdır. Psikoterapi, kendisine duyulan ihtiyacı bir an önce ortadan kaldırmayı hedefler. Bu anlamda kendi kendisinin yok oluşunun öznesidir de. Tıpkı bunun gibi sosyalizm için “emek” bir an önce ortadan kalkmalıdır.

Nasıl olduğunu bilmiyoruz ama Eagleton sosyalist bir idarede emeğin temelde yer alacağını, fakat emeğin kültür adına devam ettirileceğini savunur. Biz emeğin kültür adına sürdürülmesinin ne demek olduğunu kitapta tam olarak bulamayız, fakat Eagleton Marx’ın (ve Oscar Wilde’ın) maddi olana kölece bağlanmamamız için gerekli maddi koşulları ortaya koymaya uğraşan düşünürler olduğunu söylemektedir. Bu elbette pratik alanda rüştünü ispat etmiş bir yaklaşım değildir ve Eagleton bize buna dair somut bir şablon çizmez. Fakat bazen bir şeyin (kendi) amacının o şeyin ortadan kaldırılması olduğunu bilmek bir bakıma önemlidir.

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?