Yazılar

Yayımlayamadığım İki Kitabın Öyküsü

Share this post

2012 başlarıydı. Büyüyenay kurulmuş, altı kitap da çıkarmıştı. 2011 başlarından beri İSAM neredeyse daimi ikametgahım olmuş habire eser araştırıyor, rafların arasında gidip geliyor ve akşam eve fotokopilerle dönüyordum. Kültürümüze ait klasik eserleri bir yandan tedarik ederken bir yandan da çağdaş yazarlarımızla telefonda çekine çekine konuşuyor, onlardan hep şu cevabı alıyordum: “Hele biraz kitap çıkar görelim.”

Sonunda klasik eserler yayımlayarak Büyüyenay’ı büyütebileceğim düşüncesi artık bende hakim olmaya başlamıştı. Önceleri, vaktiyle okuduğum ilk gençliğimin fikir ve edebiyat dünyasını inşa eden eserlere yöneldim. O eserler, kültürün güncel dünyasında uzakta ancak meraklısı için sadece kütüphane raflarındaydılar. Çünkü en az 20-30 yıl önce yayımlanmışlar, sanki unutuluşa terk edilmişlerdi.

Vaktiyle okuduğum ve bende birazda ilk gençliğe duyulan özlem gibi içimde yaşayıp duran Harirî’nin Makamat’ı (1. Baskı 1952) ile Nizami’nin Hüsrev ile Şirin’i de (1. Baskı 1955) yeniden yayımlamak istediğim kitaplar arasındaydı. Nizami’nin Heft Peyker-Yedi Suret’inin Farsçadan Osmanlıcaya tercümesini bulmuş, yayıma hazırlamaktaydım.

“Bunu Ancak Bir Endülüslü Yazar”

Makamat, Arap edebiyatının şaheserlerden biri. Döneminde ezberlenmiş, dilden dile dolaşmış, hakkında onlarca şerh yazılmış ve vaktiyle en çok batı dillerine çevrilen bir kitap ünvanını almış. Önceleri böyle bir eserin bir Arap tarafından yazılamayacağı bile düşünülmüş, olsa olsa bunu bir Mağripli yani Endülüslü yazar demişler. İki kahramanı olan eserin kahramanlarından biri edebi açıdan yetkin, düşüncelerini şiirle ifade eden ama üçkağıtçı, düzenbaz ve kurnaz tabiata sahip dilenci bir kişi olan Ebû Zeyd’dir. O güzel konuşarak insanları etkiler, amacına ulaşmak için söylemediği yalan, yapmadığı hile kalmaz. Örneğin Ebû Zeyd bir anda altını öven şiir söyler, hemen arkasından para karşılığı altını yeren şiirler de kaleme alır. İkinci kahraman ise anlatıcı rolündeki Hâris bin Hemmâm’dır ki Hariri’nin kendisi olduğu kabul edilir. Hâris dünyayı dolaşan bir bilgedir. Makamat 50 makameden meydana gelir ve her makame bir şehir ya da bir kasabada geçer.  Bu iki kahramanın sürekli yolları kesişir. Hâris, sahtekar ve düzenbaz şairi  çevirdiği dolaplardan dolayı ayıplar o da her seferinde bağışlanma talep eder. Edebiyat tarihçilerinin ifadesine göre Harirî bu iki kişiyi karşıt davranışların birer simgesi olarak seçmiş, okuyucuya içinde yaşadığı toplumun iç yüzünü anlatmak istemiştir. Bu bakımdan eser devrinin toplumsal, siyasî, iktisadî ve fikrî durumuna ayna tuttuğu için büyük bir değer taşımaktadır.

118’den Yazara Ulaşmaya Çalıştım

Hüsrev ile Şirin’i ve Makamat’ı yıllar önce Milli Eğitim Bakanlığı basmıştı. Her iki eseri de çeviren Sabri Sevsevil imzasını bu eserler dışında eski Büyük Doğu dergilerinde de görmüştüm. Orada doğu hikmetinden pasajlar halinde tercümeleri vardı. Sabri Sevsevil 1960’larda vefat etmişti. Bu yüzden mirasçısına ulaşmam gerekirdi. 11818 bilinmeyen numaralardan belki adına kayıtlı bir telefon vardır diyerek yaptığım soruşturmalar bir işe yaramadı. “Sevsevil” soyadı yaygın bir soyadı olmadığı için İnternet üzerinden zaman zaman yaptığım araştırmalar da bir sonuç vermedi. Ama her aklıma geldikçe arıyordum. Bir gün birdenbire internette Sevsevil soyadlı bir hanıma ait bir habere rastladım. Yeni açılan bir mağazada Bayan Sevsevil kendi tasarımlarını sergilediği için haber konusu olmuştu. Bir akşam vaktiydi. Hemen mağazanın telefonunu buldum ve numarayı çevirdim. Bayan Sevsevil karşımdaydı. Durumu anlattıktan sonra “Ben gelinleriyim” der demez bir hazineye beni ulaştıracak yolu bulduğum için heyecanlandım.

Bayan Sevsevil, Sabri Sevsevil’in biraderinin gelini imiş. Bana kayınpederinin telefonunu verdi. Hemen onu da aradım. Sabri Sevsevil’in biraderi abisinin mirasçısı olan kızının yaşlı ve hayatta olduğunu, İzmir’de yaşadığını söyledi ve kendisine ulaşabileceğim telefonunu verdi. Heyecanla onu da hemen aradım. Durumu anlattım. Telefondaki nazik hanımefendi sözlerimi bitirdikten sonra “Oğlum” dedi “Sen ne yaptın böyle! Beni yıllar öncesine götürdün. Rahmetli babacığım daha ben 8 yaşındayken o eserleri tercüme etmeye başlamıştı. Babacığım her okuldan dönüşümde daktiloya çektiği sayfaları bana verir, ben de onları bir düzene koyardım.” dediğinde Hanımefendi’nin bazı eserlerin mirasçıları gibi ilgisiz olmadığını anlamıştım. Ayrıca kitabın çeviri öyküsüne ulaştığım için de memnundum. Hatta konuşma arasında çeviriler yayımlandıktan sonra babasına İran Şahı Rıza Pehlevi’den teşekkür mektubu ile takdir beratı geldiğini, babasının da bunları sakladığını söyledi. Yalnız babasının, bu çevirilerin bütün yayın haklarını Milli Eğitim Bakanlığına verdiğini, eğer yayımlanacak olur ise bir sorun yaşamamak için, bunu yayımlayıp yayımlayamayacağımız konusunun araştırılması gerektiğini de söyleyerek beni uyardı.

Telif Haklarının İadesi

Ertesi gün Milli Eğitim Bakanlığı’nı aradım, ilgili bölüme durumu anlattım. Onlar da mirasçılarının Bakanlığa bir yazı ile müracaat ettiklerinde kendilerine telif hakkının iade edilebileceği söylediler. Tekrar Sabri Sevsevil’in kızı olan hanımefendiyi aradım. Ona durumu anlattığımda kendisinin çok yaşlı olduğunu, sokağa bile çıkamadığını, bütün bunlarla kendisinin ilgilenemeyeceğini, oğluna söyleyeceğini ve benim de oğluyla görüşmem gerektiğini söyleyerek oğlunun telefonunu bana verdi.

Kendisinin mimar olduğunu söyleyen Sabri Sevsevil’in torunuyla yaptığımız telefon görüşmesinde ona Bakanlıktan telif hakkının geri alınması ile bilgi verdim ve nasıl bir yazı gönderecekleri konusunda Bakanlıktan aldığım bilgileri aktardım. Torun bana, annesinin benim aramamdan sonra çok heyecanlandığını, dedesinin çevirilerinin ilk baskılarını ve bir takım belgeler, gazete ve dergi yazıları gösterdiğini söyledi. Sonra da, “Bu çevrilen kitaplar önemli kitaplar mı, biz niye daha önce duymadık?” diye sorunca, kendisinin hangi yazarları bildiğini sordum. O da yarım yamalak bir iki isim söyledi. Ben de “O söylediğin isimler sana başka şeyler öğrettikleri ve duyurdukları için bunları bilmiyorsunuz” dedim. Ve ödeyeceğimiz telif miktarını da genel standardın biraz üzerinde olarak söyledim. Söyledim ki bu işleri kültür için takip etmeyeceğini anladığımdan hiç değilse parası için takip etsin diye. Kabul etti. Sonraları süreçle ilgili sık sık telefonla görüştük. Ben artık özellikle Makamat’ı nasıl ve ne şekilde yayımlayacağımı düşünmeye başlamıştım bile.

Eserin çeviri sürecine şahit olan Sabri Sevsevil’in kızı ile küçük bir mülakat yapmayı da düşünüyordum. Hatta bu düşüncemi Mimar beyle de paylaştığımda pek oralı olmadı. Ben de artık kitapları nasıl çıkaracağımla ilgili bir takım araştırmalara girdim. İlk önce Makamat’ın Osmanlı dönemindeki yazma nüshaları ile Arapça asıl nüshayı Süleymaniye Kütüphanesi’nde inceledim. Minyatürlü bir nüshada gördüklerimi anlamaya çalışınca bağnazlığın, şekilciliğin ne büyük bir bela olduğunu bir kez daha anladım. Bütün minyatürlerdeki –en az otuz tane olabililir- insan kafalarının üzerleri boyanmış yada ıslaklık verilerek öğüştürülmüştü. Ama hayvan figürleri oldukça net ve bütün canlılığıyla görülüyordu. Eseri minyatürlü yayımlamaya karar vermiştim ama bu minyatürlerle olmazdı. Belki birkaçı işe yarayabilirdi. Sonra internet üzerinden Makamat’ın İngilizce ve Fansızca baskıları var mı diye araştırdım. Her iki dil de basılmış ve onlar yazma nüshada gördüğüm minyatürleri restore etmişler, insan kafalarını kurtarmışlardı. Artık minyatürlü olarak yayımlayabilirdim.

Makamat hakkında yazılmış makaleleri de toplayıp, onlardan bir derleme yapmak istiyordum. Neredeyse bende bir Makamat klasörü oluşmuştu bile. Bu arada zaman zaman aklıma geldikçe Torun beyi arıyordum. Artık telefonlarıma çıkmıyordu. Nice sonra beni bir kişi aradı. Beden Eğimi öğretmeniymiş, o da Sabri Sevsevil’in mirasçısı imiş. Hatta aile ile dargınlarmış, bu sebeple barışmışlar, bir kırgınlığın sona ermesi benim girişimimle olduğu için bana teşekkür etti. Yine bir vakit sonra Torun’a ulaşamayınca Beden Eğitimi öğretmenini aradım. Bana Torun’un bütün işlemleri bitirip kitabı bir başka yayınevine verdiği söyledi. Neler yaşadığımı ve düşündüğümü okuyucuların hayal gücüne bırakıyorum. Birdenbire Makamat‘ın kahramanı Ebû Zeyd’i epeydir tanıyormuşum gibi geldi. Yalnız benim gerçek hayatta tanıdığım Ebû Zeyd ne şiir söylüyordu, ne de bir edebi zevki vardı.

Kısa bir süre sonra da Makamat ve Hüsrev ile Şirin aynı anda 1950’lerde çıkan baskısının tıpkıbasımıyla yeniden okurla buluştu.

 

Mustafa Kirenci – Büyüyen Ay Yayınları Sahibi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar