Genel / Yazılar

Yazarın Kaçanı Aranmaz, Ganimeti Paylaşılmaz

Share this post

Mehmet Lütfi Arslan

Babil Kulesi, insanın haddini aşmasının bir göstergesiydi. Cezası kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünya oldu. Tek dil gitti, diller ortaya çıktı. Her yeni dil insanın insana olan mesafesini biraz daha artırdı. İnsan yaratıcısından uzaklaşmak cezası ile bırakılmadı, birbirinden de mahrum kaldı. Yaratıcıdan uzaklaşmanın cezası anlamın uzaklaşmasıydı. Birbirinden uzaklaşmanın cezası anlamın buharlaşması oldu. Bu noktada adına yazar diyeceğimiz bir tür çıktı orta yere. Bir iddiası vardı yazarın; yitirdiğimiz anlamı bulduğunu söylüyor, dahası yitiğimizi bize de buldurabilecek bir kavrayışı olduğunu öne sürüyordu. Ama bir mesele vardı. Doğru söylediğini nereden bilecektik?

Yazarın doğru söyleyip söylemediğine kurduğu dünyaya bakarak biz karar verdik. İşte kitapları, söyledikleri ve en önemlisi kavrayışı ortadaydı. Bu bizi ne kadar cezbediyorsa yazar o kadar haklıydı. Bizi içine davet ettiği kurgu ne kadar aşina ise yazar o kadar anlamlıydı. Dış dünyada bulamadığımız, hayatın gerçekliğinde sezemediğimiz, aslında kaybettiğimiz, kaybettiğimiz için de garipleştiğimiz ahenge onun örgüsünde şahit olmuştuk. Şahitlik… Evet, yazar işte bize esas bunu sunmuştu. Ona ve bize sunduğu dünyaya dair şahitliğimiz önemliydi, çünkü oradan kendimize yol bulacaktık, yazar bize açılan şahitliğin kapısı olacaktı.

Kendi Gerçeğimize İntikal Edemedik

Yazara şahitliği yüzünden dikkat kesildik. Sözünü, yitirdiğimiz anlamla buluşmanın vesilesi saydık. Düştüğümüz yerden çıkmak için sözünden medet umduk. Doğrusu yol açıldıkça gönlümüz de açılır, gönlümüz açıldıkça işaretler belirginleşir, işaretler belirginleştikçe, anlam belirir diye bekledik. Ama olmadı. Yazar ve sözü bir müddet sonra bizi sıkmaya başladı. Sıkılıyorduk, çünkü yazarı aşıp da bir türlü kendi gerçeğimize intikal edemiyorduk. Hep bir umutla onda derinleşmeye çalıştıkça aslında bir sığlıkta debelendiğimizi fark edemiyorduk. Bir müddet sonra anladık ki bize anlamı buldursun diye eşiğinde beklediğimiz yazar, eşiğinden ötesine niyet etmemiştir. Biz yazarı aşamadık, çünkü yazar kendini aşamamıştı. Onun görüp de haberini verdiği, aşmamız gereken burasıdır diye işaret ettiği vadide kaybolmuştuk. Niyeti buluşturmak olan yazarın kârı bizi anlamdan daha da uzaklaştırmak olmuştu. Aracı olsun diye anlamla aramıza aldığımız yazar, bizim önümüze en büyük engel olarak dikilmişti. Bir heyula gibi…

Yazının tamamını Okur’un 9. sayısında bulabilirsiniz: https://bit.ly/2Fho2B4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Önerilen Yazılar