OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Açık Hava Müzesinde Yaşamak

Ali Sürmelioğlu

Kevin Lynch’e göre kent imgesini oluşturan ögeler; yollar, işaretleşmiş anıtlar, kavşaklar ve bölgelerdir. Hızlı bir düşünme seansı gerçekleştirecek olsak İstanbul’un ana akslarının tarihsel bir sürekliliği olduğunu görürüz.

1440 hektarlık Suriçi bütünüyle birinci sınıf, dünyada eşi olmayan bir arkeolojik sit. Normal bir arkeolojik kazı alanı gibi katmanların üst üste bindiği bir zeminden çok unsurların heterojen olarak birbirine kenetlendiği bir zemin üstünde yaşıyor İstanbullular. İstanbullular, dediğime bakmayın. Gerçek İstanbul neresi, gerçek şehirli kimdir sorusunu esasında sorduğumuzdan yahut buna doğru cevabı verdiğimizden şüpheliyim. Beylik laflar kurmanın kolay, nitelikli yorumların yapılmasının zor olduğu bir mevzu çünkü bu. 

Soru sormanın, cevap arayışlarının nirengi noktası aslında bakış açısıyla alakalı. Yerlilik ve yerellik arasındaki farkın dahi doğru anlaşılmadığı bir memlekette güzelleme ve kötülemeden öteye geçemiyor insanlar. Oysaki İstanbul gibi bir dünya kentine bakışın öncelikle bütüncül olması gerekli. Bütüncül, çünkü katmanlar arasında geçiş zannedildiği gibi keskin değil. Şehrin folkloründen müziğine, topoğrafyasından idaresine, su şebekesinden taşımacılığına kadar ne kadar bahis varsa üzerinde kafa patlatılacak, hepsi de buna muhtaç.

Süreklilik 

“Roma’yı ya da Bizans’ı yok etmek Osmanlı’yı da yok etmektir. Osmanlı Bizans’ın yerini almıştır. Osmanlı Bizans’ı taklit etmemiştir fakat Doğu Roma’nın yerini doldurmuştur.” İlk önermemiz budur. Kainat boşluk kabul etmez, devletler eğer ki kendisinden öncesine ait ne varsa yok etmeyi tercih etmediyse, devamlılığı sağlar aslında. Bunun adı sürekliliktir. Bazı yerlerde bu kendisi ayakta duruyordur: Çemberlitaş gibi. Bazı yerlerde yerleri duruyordur: Divanyolu yahut Ayasofya meydanı gibi. Bu ikincilerin varlığını Osmanlı korumuş, değiştirmiş ve kendi mülkiyet kavramını vurmuştur. Artık onlar bizimdir. Şehrin Osmanlı kimliğinde sırıtmak şöyle dursun, bir mahiyet taşıyordur. Şehrin hafızasında ve hatırasında mühim yerler tutar. 

Kevin Lynch’e göre kent imgesini oluşturan ögeler; yollar, işaretleşmiş anıtlar, kavşaklar ve bölgelerdir. Hızlı bir düşünme seansı gerçekleştirecek olsak İstanbul’un ana akslarının tarihsel bir sürekliliği olduğunu görürüz. Ayrıca bütün ana aks kavşaklarda bir anıtsal yoğunluk mevcuttur.

Yitip giden güzellikler kent ve tarih bilinci olanlara artık erişilemeyecek dünyaların özlemini çektirir. Peki her gün yitip giden güzellikler? 

Elbetteki şehirler aynı kalmıyor. Bunların yanında kentin simgesel mekanlarına tezat oluşturan farklı imgesel büyük alanlar da bulunuyor. Dolmabahçe’nin yanında Swiss Otel, Boğaziçi silüetinde plazalar gibi. Eskiden de ikilem vardı ve bu ikilem otokrat sultanlar eliyle meydana geliyordu. Şimdiyse para oligarşisinin mahsulü. 

Ana akslarda yer alan büyük ölçekli binalar kadar küçük ölçekte de bir sorun var sürekliliği mahveden. Şehrin her köşesini birbirine benzeten, şehirliliğin ne olduğuna dair hiçbir düşünceye sahip olmayan zihniyetin yazdığı yeni bir tarih var. Eskiden İstanbul kendisine kucak açtıklarını terbiye ederdi. Şimdi şehir yeni göçlerin etkisiyle kimliğini banliyö ve lokal bölgeler eliyle yavaş yavaş kaybediyor. 

Tarih Bilinci 

Bir şehrin tarihini okurken galiplerin, büyük anıtları inşa edenlerin isimleri daha çok ön plana çıkar. Misal şehrin ikinci kurucusu ve Ayasofya’nın banisi Iustinianus gibi. Oysa kimse Nika isyanında binlerce insanı katlettiğinden bahsetmez. Çünkü biz katledilen insanların iniltileri ile değil Ayasofya’nın insanda hayranlık uyandıran kubbesi ve harika rengiyle muhatabız. Kubbe ne kadar bizden, minarelerin ikisinde zaten Sinan mührü var. Ayasofya’nın neden Cuma camisi ilan edildiği de gündemimizde yok. Bir medeniyet mücadelesinin rekabet sahası olduğundan kaçımız haberdarız. 

Yitip giden güzellikler kent ve tarih bilinci olanlara artık erişilemeyecek dünyaların özlemini çektirir. Peki her gün yitip giden güzellikler? Yerel yahut merkezi iktidarın kültür ve tarih bilincinin yüksek olmasının muhakkak ki önemi büyük. Yerel iktidar imar planları ve şehirleşmede bu hususu öncelemeli, merkezi iktidar büyük ölçekli projelerini buna göre planlamalı, eğitim ve gençlik politikalarını ona göre şekillendirmeli. Peki ya halk? Gün geçmiyor ki haber bültenlerinde tarihi eser kaçakçılığı haberiyle karşılaşmayalım. Bunlar suyun yüzeyine yansıyanlar. Peki gündelik hayattaki tutumumuz nasıl. Her biri en az yüz senelik mahalle çeşmeleri artık serseri yazıların ve çöp poşetlerinin istilası altında. Sebillerin çerçi dükkanına dönmüş hali herkesin hafızasında. Bina aralarına sıkışıp kalmış sütunlar, sarnıç kalıntıları yahut önce arsasının içine katılıp sonra bir seçim arifesinde hiç edilen binaları bilmeyen yok. Peki ya duyarlılık? 

Büyük büyük sözlere gelmeden, gündelik hayattaki tutumumuzdan bile fark ediliyor tarihi mirasa ne kadar sahip çıktığımız. 

Doğan Kuban yahut Üç Doğan’dan Biri 

Mimar denince aklımıza gelen ilk sima Sinan olunca, mimarlık da sadece bugünkü halk nazarındaki mahiyetinden ibaret olmuyor. Mimar sadece imar eden değil, yaptığı imar faaliyeti sayesinde bölgeye kattığı bina/ binalar ile civarı mamur edendir. Projenin haricinde salt statik, peyzaj, malzeme kalitesi gibi hususları değil, bir tasavvuru, bir medeniyet algısını, tarihsel sürekliliği de zihninde taşıyan, kent kültürünü bizzat kuran veya devam ettiren mimar.

Her dönemde bunun kıymetli örnekleriyle karşılaşmak mümkün. Sedefkar Ahmet Ağa’dan Kemalettin Bey’e, Vedat Tek’ten Turgut Cansever’e… Yakın dönemin bilge mimarlarından üç tane Doğan Bey var:

Yazının tamamını Okur’un 23. sayısında bulabilirsiniz: https://www.okurdergisi.com/okuru-nerede-bulabilirsiniz/

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?