OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Benim İsmetim Benim Özelim

Mehmet Lütfi Arslan

Sahne 1 

Üretmen Han’daki yayınevinin daracık odasındaydı. Çıkaracağı yeni kitabının çıktılarının tashihle meşgul şairin tam önünde… Şair kapıyı vurarak içeri girene başını kaldırıp bir an bakmış, sonra işine devam etmişti. O kendisine pek yakışan müdanasızlığı ile… Yayınevi sorumlusu kaç sefer gelip de aradığını bulamayan delikanlının nihayet muradına eriştiğini gösteren anlamlı bir bakıştan sonra işine dönmüştü. Delikanlı artık şair ile baş başaydı. 

Selam verdikten sonra rahatsızlık vermek istemediğini ama bir talep için geldiğini söyledi. Hayatı, yazdıkları ve duruşu soyadı gibi özel olan şair başını bile kaldırmadan “Evet?” diyerek dinlediğini ima etti. Delikanlı, kampüsteki tek “dinci” öğrenci kulübünün başkanıydı. Yeni dönem başlıyordu. Acaba açılış konferansı için gelmesi mümkün müydü? 

Şair başını kaldırma ihtiyacı hissetmeden mırıltı ile verdi cevabını: “Konferans davetlerini kabul etmiyorum.” O kadar kesin ve keskin konuşmuştu ki delikanlı bir an ne diyeceğini bilemedi. Öylece kaldı. Taşra naifliğini henüz atamamış, hepsi okulun son sınıfındaki dindar ağabeylerinin “Bu işi ancak sen yaparsın” güzellemesiyle kulübün tek kişilik dev kadrosu haline dönüşmüş genç ya da bu satırların yazarı o ana kadar göz kontağı bile kuramadığı muhatabına ne söyleyeceğini bilemez halde, orada öylece duruyor, sadece bakıyordu. 

Sessizlik uzadı, uzadı, nihayet içinden bir yerden bir şey fışkırdı sanki. Sonradan bu anı “Çaresiz kaldığın böyle durumlarda Allah yardım eder, nitekim etti de…” diye anlatacaktı. Nefesini toplayıp konuşmaya başladı: 

– Gelmeyecek misiniz? Peki, siz bilirsiniz. Yarın rûz-i mahşerde bana soracaklar: Sana bir öğrenci kulübü verdiler, bir sese, platforma sahip oldun, peki sen hakkı yaymak ve anlatmak için ne yaptın? Diyeceğim ki: Ya Rab, ben bunun farkındaydım, nitekim o yüzden İsmet Özel’i kampüse getirmek istedim. Ben görevimi yaptım, çağırdım, ama o görevini yapmadı, davete icabet etmedi. Kısacası sizi şikayet edeceğim. 

O ana kadar başını bile kaldırmaya tenezzül etmemiş şair önce kalemi bıraktı, sonra başını kaldırdı, yüzündeki hayret ifadesiyle delikanlıya baktı. Gözü kısıldı, dudağını ısırdı. Neden sonra ağzından şu sözler döküldü: 

– Ne zaman geleyim? 

Sahne 2 

Türk Edebiyatı’nın konferans salonu hınca hınç doluydu. Ne Ahmet Kabaklı, ne de ismini bile hatırlayamadığı diğerleri için değil, İsmet Özel için oradaydı. Sıranın sevdiği şaire gelmesini beklerken akşam ezanı okunmaya başladı. Bir namaz arası verilir miydi acaba? Dinleyenlerden kıpırdananlar oldu, ama konuşanların namaz derdi pek yok gibiydi. Hadi diğerleri tamamdı da, İsmet Özel kalkmalı, namazını kılmalı, öyle gelmeliydi. Beklediği şey olmadı, İsmet Özel kalkmadı.

Vakit daralmaya başlayınca yanındaki arkadaşları ile hesap yaptılar. Yarım saat daha bekleyecekler, sıra Özel’e gelmemişse namaz için ayrılacaklardı. Yarım saat geçti ve sıra Özel’e gelmedi. Çıktılar ve namazlarını kılmak için karşıdaki camiye geçtiler. Geldiklerinde mikrofon Özel’deydi, yeni başlamıştı. Konuşmasının ortalarına doğru yatsı ezanı okunmaya başladı.

Ezan okunurken, içinde bir şeylerin yıkıldığını hissetti. Dinliyor, anlamaya çalışıyor, ama içinde kanayan neyse, ona engel olamıyordu. Amentü Şairi’nin akşam namazını geçirdiğine dair o ilginç hissin içinde kabarıp her şeyin önüne geçmesine engel olamıyordu. Sonradan bu anı şöyle anlatacaktı: “Niye çok sevdiysem, o yüzden çok kırıldım. Niye çok sevdim? Çünkü kırılması gereken taraflarım vardı. O gün kırıldım ve kıtal bitti.”

Konuşmalar bitince Kabaklı mikrofonu eline aldı. Özel’in enteresan konuştuğunu ama Fuzuli’nin “Şair sözü elbette yalandır.” ifadesini unutmamamız gerektiğini söyleyerek toplantıyı bitirdi. Bu son sözün Özel’de ne tür bir etki yaptığını simasından anlamıştı. Sultanahmet’ten iskeleye kadar şaire eşlik eden grubun arasındaydı. Kadıköy’e ablasının yanına gideceğini söyleyen şairin yanında tek kendisi kalınca beklediği fırsatın geldiğini düşünerek sevindi. Vapurda yirmi dakika boyunca kim bilir başka zaman olsa neler sorar, neleri bilmek isterdi. Şimdi ne sorması gerektiğini biliyordu. Ama söze farklı girdi: “Nasıldı konferans?” Şair, Kabaklı’nın son dakika attığı golün derdindeydi. Bir müddet dinledikten sonra pat diye sordu aklındakini: “Akşam namazınız geçti?”

Şair hiç ummadığı bu soru karşısında şaşırdı, bir an dikkatlice muhatabına baktı, sonra belli belirsiz bir hüzünle gözlerini kaydırdı ve sanki umuma konuşuyormuş gibi: “Bu benim özelimdir, ben başkalarına karışıyor muyum, başkaları da bana karışmasın, kimse karışmasın özelime…” şeklinde yakınmaya başladı.

Genç söylenenlerin zihninin orasına burasına çarparak düşüşünü izliyordu. Dinlemiyor, derinlere bir yere takılı gözleri ile içinde bir bitişin, bir yıkılışın acısını hazmetmeye çalışıyordu. Ne sonrasını hatırladı, ne de sonrası oldu. O günden sonra bir daha ne gördü, ne de göründü.

Sahne 3 

Okul bitmiş, ağabeyliğe terfi etmiş, birilerinin peşinden koştuğu günleri geride bırakmıştı. Artık farklı bir koşudaydı. Dava anlatıyor, dert diyor, öğrendiğini öğretmeye çalışıyordu. Kâh yurtlara çağrılıyor, kâh öğrenci evlerine gidiyor, hafta sonları durmuyor, Anadolu davetlerine icabet ediyordu. Özellikle Peygamberimizle ilgili konuştuğunda sözü sevdiği şairin Naat’ına getirmeyi severdi. Hele şu dizelere bayılırdı:

“Kimseden bir işaret gelmeyecek

Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa

Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca

Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi

Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile

Öğretmek için cephe nedir

Kıyam etti

Torunu kucağında

Dönünce bütün gövdesiyle döndü

Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda

Bir bilinebilseydi

Nedir veche…”

Bir keresinde aruz şairi bir dostundan bu yüzden sitem bile işitmişti. Niye o şairi okuyor, niye öğrencilere onu örnek gösteriyordu ki? Hiç mi adam kalmamış, hiç mi başka örnek bulamamıştı? Şairin peşini bırakalı çok olmuştu ama bu söz ağrına gitmişti. Naatına kim ne söyleyebilirdi ki? Bu kadarı da fazla değil miydi? Sonraları buna zihninin takıldığını fark etti. Ne vardı ki bu dizelerde? Neresi yanlıştı? 

Bir gün güzel insanların bulunduğu bir mecliste zihnindeki soruları sevdiği bir büyüğü ile paylaştı ve yukarıdaki dizeleri okudu. “Döndü mü bütün vücuduyla dönerdi, torunuyla kıyam ederdi, böyle söylüyor, bunların neresi mahzurlu?” diye de ekledi. Muhatabı hiç düşünmeden, sanki içinden bir yerden akıp gelen gül rayihalı şu sözlerle mukabele etti:

– İsmet Özel’i sevmeyen o arkadaş eğer bütün gövdesiyle dönebilseydi Özel’e, muhtemelen böyle söylemeyecekti. 

Meclisteki herkesi güldüren bu zekice cevap onu günlerce düşündürdü. Zihnindeki sorunun cevaplanması ya da İsmet Özel’in tebrik edilmesi bir tarafa, yıllardır okuya geldiği Naat’taki dizeleri aslında hiç anlamadığını o gün fark etmişti. Özel’e en başında bütün gövdesiyle dönemediği için hayıflandı. Bir bunu anlasaydık, bir bilseydik vechenin bize ne olduğunu anlatanı, kim bilir ne kadar iyi olurduk diye düşündü. 

Hâlâ da öyle düşünüyor…

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?