OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Raf Ömrü

Kitaplığın açık raf olmasına annem karşıydı. “…toz alır, o kitapların tozunu kim silecek?” diyordu. Ben o zaman; “…kitap tozuna kurban olurum. Kitap olsun da varsın tozlansın.” diyordum. Ama sonradan anladık ki kul, kurban olmakla kitap tozu alınmıyor.

Mustafa Çiftçi

İlk kitaplığımı rahmetli annemin girişimiyle yaptırmıştım. Babam rahmetli para harcama konusunda biraz sıkıntılıydı. “Ne gerek var şimdi buna?” derdi sürekli. “Gerekli olan” neydi ve ne zaman istenirdi hiç bilemedik. Ama annem sayesinde biz gerekli olup olmadığını başka bir zaman tartışmak üzere kitaplığı yaptırdık. Zemininde çalışma masası olan, iki sıra kapaklı, iki sıra açık raftan oluşan bir şeydi. Açık raf olmasına annem karşıydı. “…toz alır, o kitapların tozunu kim silecek?” diyordu. Ben o zaman; “…kitap tozuna kurban olurum. Kitap olsun da varsın tozlansın.” diyordum. Ama sonradan anladık ki kul, kurban olmakla kitap tozu alınmıyor.

Kitaplığım olmadan evvel ben karton kutuda saklardım kitaplarımı. Kutuda saklamak tam bir garibanlık işidir. Hangi kitap altta kalmış hangisi üstte bilemezsiniz. Altta kalmış kitabı almak için diğerlerini yerinden edersiniz. Bir zaman sonra kutu, pilav gibi karışık olur. Zaten annem benim bu hallerimi görüp de kitaplık yaptırmıştı. Babama göre ben ne zaman ki kendi evimi tutar çıkarım o zaman ne istiyorsam yaptırırdım. Ama o evinde böyle manzaralar istemiyordu.

İşte Benim Servetim

Kitaplık yapılınca insan şaşırıyor. Hangi kitabı nereye dizsem diye bir kararsızlık yaşıyorsunuz. Ama ben o zamandan bellemişim ki kitap dizmenin bir sırası yok. Nasıl hoş geliyorsa öyle yapman yeterlidir. Hatta öyle yapman gereklidir. Kitapları dizip karşılarına geçip seyrederdim. “İşte şu yalan dünyada benim servetim…” falan derdim. Esasında o servetin çocuğunu ben babamın kitaplığını yağmalayarak edinmiştim. Babam okuduğu kitaplara pek sahip çıkmazdı. İsteyen olursa verirdi.  

Kitaplığıma az zaman sonra bir ortak geldi. Artık kardeşim de okuyabiliyordu. Ben biraz endişelendim, biraderimin kitapları da yer ister benim kitaplığımdan diye. Ama kısa zaman içinde anlaşıldı ki birader okumak konusunda milli sınırları aşmıyor. Yani Milli Eğitim’in istediğinin milim dışına sapmıyor. Okulda ne ders verilirse, öğretmen ne derse, ne kadar okumak lazımsa o kadar okuyor. Böyle olunca da pek az kitapla yılları geçirebiliyor. Hatta o pek az sayıdaki kitabı da kütüphaneden alıp sonradan geri götürünce yer işgal edecek kitap hiç kalmamış oluyor.

Yüz Sayfaya Bir Tavuk Döner

Biraderim spora meraklı, gezmeyi seviyor lakin okumak istemiyordu. O zamanlar tavuk döner yeni çıkmıştı. Ben biraderimin her türlü ete karşı iştahlı olduğunu bildiğimden, “…tavuk döner alırsam kitap okur musun?” dedim. “Tabii…sen yeter ki al.” dedi. Ben biradere epeyce bir tavuk döner ısmarladım lakin o yine okumadı. Hatta anlaşmamız şöyleydi. Yüz sayfa okursa bir tavuk döner alacaktım. Birader, “…önce tavuk döneri yesem sonra okusam olmaz mı?” diyordu. Bir kere tamam demiş oldum. Artık sürekli dönerler alınıyor ama o yüz sayfa hiç okunmuyordu. 

Böylece epeyce bir zaman geçtikten sonra birader roman okumayı keşfetti. Nereden geldiğini bilmediğim bir iştahla roman okumaya başladı. Ama ben bu sefer tecrübeliydim. Roman okusa da okumasa da tavuk döner almadım. Artık kitaplığımda biradere de yer açmam gerekiyordu. Ama o benim raflarıma gecekondu yapmak yerine başka bir dolabı mekan tuttu ve kitaplarını oraya koydu.

Yazının tamamını Okur’un 25. sayısında bulabilirsiniz: https://www.okurdergisi.com/okuru-nerede-bulabilirsiniz/

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?