OKUR, Kitaplar Yalnız Kalmasın Diye Çıktı
 

Yaşamakta Olduklarımızın Uzağındayız

Belemir Kopuz Güneri

Elimde bir öykü kitabı. İçerisinde “Hatıra kadar Narin” başlığında beş ve “Hafıza kadar Zalim” başlığında altı öykü var.

“Hatıra kadar Narin” ilk iki öyküyü okurken kendimi yazarın günlüğünü okuyormuş gibi hissettim. Hikayelerin sonlarına doğru “ben dili” anlatıcısının ismi geçmese, hikayelerin bütünüyle Fatma Barbarosoğlu’nun gerçek hayat kesiti olduğuna inanmıştım.

Boşluğa Bakakalmak

“Hatıra kadar Narin” olarak adlandırılmış öyküler ilk etapta gülümsetecekmiş gibi geliyor. Fakat hepsi bir şekilde içimizde saklı kalmış yaralara, hüzünlere öyle iyi temas ediyor ki ince bir sızı ve narin bir hatıranın yüreğimizde oluşturduğu o büyük boşlukla öykünün son cümlesini okuyup, bir müddet boşluğa doğru bakakalıyorsunuz. Öykülerin hatırlattığı şeyler hayatımızın oldukça içinden olan, her yerimizi sardığından fark edemediğimiz ve üzerinde çokça düşünülmesi gereken gerçek yaşamlarımız aslında.

İlk kısımdaki öykülerden “Aşk Acısı” öyküsü beni biraz sarstı. Sorusunu soramadığımız ve içimizde yara kalmış, dokunamadığımız tüm dertlerimizi sanki yeniden ortaya koydu. Güçlü gördüklerimizin acizliğini, mutlu gördüklerimizin gizlenmiş hüzünlerini birer birer önüme serdi. Fıtratımızın gereği olan acizlik ve fakirliğimizi niçin bu kadar saklama derdindeyiz, esasında kimden ve neyden “neyi” saklıyoruz diye düşündürttü.

Zalim Hatıralar

İkinci kısımdaki öyküler ise “Hafıza kadar Zalim” olarak nitelendirilmişler. Yaşadığımız günlerin en can alıcı, yakıcı hadiseleri usta bir kurgu ile bizlerle buluşmuş diyemeyeceğim, zira öykülerde kurgudan daha çok gerçeklik var. Farkına varamayacak kadar çok alıştığımız bazı şeyler, zalim hatıralar olarak karşımıza çıkıyor. Belki bugüne dair çok fazla kaynağa sahibiz, sosyal medya hesaplarımız, fotoğraflarımız, videolarımız var fakat sanırım hiçbiri bu kadar büyük bir gerçeklikle yaşadığımız şu günlerin kaydını tutamıyor.

Bu kısımdaki öykülerden “Musmutlu, Kedili Köpekli, Çoluklu Çocuklu” adlı öykü sinemde çok derin bir yara açtı. Sosyal medyayı ne için ve ne şekilde kullanmaya çalıştığımı oldukça derinden sorgulattı. “Paylaştıklarımı ne için ve hangi ölçülerde paylaşıyorum, sahip olduklarımı gösterme telaşım veya sahip olmak istediklerimi sunma hevesim nerelerde birbirine karışıyor? Bu karmaşa benden nasıl çıkıyor, medyada nasıl yer ediniyor ve en önemlisi görenlerde, beğenenlerde nasıl bir iz bırakıyor? Onlara bir şey katabiliyor mu yoksa zaten var olan huzursuzlukları mı arttırıyor?” diye beni uzun muhasebelere sürükledi. Son yıllarda okuduğum en acıtıcı öykülerden biriydi. Ve dürüst olmak gerekirse hâlâ Gizem’i düşünüyorum.

Yazının tamamını Okur’un 17. sayısında bulabilirsiniz: https://www.okurdergisi.com/okuru-nerede-bulabilirsiniz/

Henüz yorum yok...

Yorum yapmak ister misiniz?