Yoğun ve yorgun günlerden geçiyoruz. Ulaşılabilir olmadığımız, bir uyaranla karşılaşmadığımız, bildirim almadığımız an neredeyse yok. Gönlümüzü, kendimizi, gerçek ihtiyaçlarımızı durup dinlemeye fırsat bulamıyoruz. Belki de bu yüzden gün boyu yük taşıyan bir hamaldan daha bitkin düşüyor ruhlarımız. Sürekli yetişme telaşı, eksik kalma
korkusu ve görünür olma arzusu içimizi daraltıyor. Ne başarısızlığa ne yalnızlığa ne eksiklere ne de mutsuzluğa tahammülümüz kalıyor. Oysa hayat, kusursuz anların birikimi değil; insan olmanın inişli çıkışlı hakikatidir. Başarı belgelerinin arasında kendimizi başarısız hissediyoruz; yüzlerce takipçinin ortasında derin bir yalnızlık yaşıyoruz. Elde ettiklerimiz arttıkça içimizdeki eksiklik duygusu da büyüyor. Paylaştığımız fotoğraflardaki tebessümler, çoğu zaman iç dünyamızdaki sessizliği örtemiyor. Kendimizi sürekli dışarıya anlatırken içimize yabancılaşıyoruz. Durup bir an sormayı unutuyoruz: “Ben gerçekten nasılım, ne taşıyorum, neden bu kadar yoruldum?” Belki de asıl mesele, sırtımıza aldığımız yüklerin fark…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol